fbpx
Yayınlar

Dergi | TDCY Kongresi 2016

13. Ulusal Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Kongresi ve 5. Avrasya Yoğun Bakım Toplantısı 2 – 5 Kasım 2016 İzmir Çeşme Sheraton Otelde gerçekleştirildi.

3 kurs, 23 panel, 2 yuvarlak masa toplantısı, 1 bronoskopi workshopu ve bildirilerin tartışıldığı ve 3 oturumun yapıldığı kongreye 5 yabancı ve 73 ulusal konuşmacı katıldı. Programda öne çıkan konuların başında genç yoğun bakımcıların çalışma hayatı yer aldı.

Dünya Yoğun Bakım Dernekleri Federasyonundan (WFSICCM), ABD Houston Methodist Hastanesi Yoğun Bakım Bölümü Başkanı Prof. Dr. Janice Zimmerman; Dünya Yoğun Bakım Dernekleri Federasyonu üyesi ve Fransa Sağlık Bakanı danışmanı Prof. Dr. Djillali Annane; Hollanda Utrecht Üniversitesi Yoğun Bakım Bölüm Başkanı ve gelecek dönem Avrupa Yoğun Bakım Derneği (ESICM) Başkanı Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu; İsviçre Lozan Üniversitesinden Prof. Dr. Phillippe Eggiman; Güney Paris Üniversitesi Yoğun Bakım Bölümünden Prof. Dr. Xavier Monnet kongreye katılan isimler arasındaydı.

Yoğun Bakımda Kişiye Özel Tedavi Dönemi Başlayacak

Kongreye ABD’den katılan Dünya Yoğun Bakım Dernekleri Federasyonu Muhasip Üyesi ve Weill Cornell Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Baylor Tıp Fakültesinde görev yapan Prof. Dr. Janice Zimmerman, yoğun bakım tedavisine ilişkin öngörüsünü şöyle ifade etti:
“Benim düşünceme göre, yoğun bakımın gelecek on yılında değişecek temel husus, her hastaya aynı tedaviyi uygulamak yerine tedavinin hastaya göre karar verilecek olması… Teknolojinin daha fazla devreye girmesiyle her hastaya özel bireyselleştirilmiş tedavi yapmamız mümkün hale gelecek.”
Türkiye’ye ilk kez gelen Prof. Dr. Zimmerman, ABD’de yoğun bakım eğitimine dair şu bilgileri verdi:
“Bizde yoğun bakım eğitimi dahiliye, anesteziyoloji, pediatri, göğüs hastalıkları ve cerrahi gibi branşlara ayrılmış durumda… Her branşın sınavları ayrı yapılıyor. Eğitim süreleri de birbirinden farklı; tıp fakültesinde 4 yıllık eğitimin ardından iç hastalıkları üzerine 2 yıl tek başına veya 3 yıl göğüs hastalıkları ile birlikte, anesteziyoloji ve genel cerrahi üzerine ise 1 yıllık yoğun bakım yan dal eğitimi alınıyor.
Güncel gelişmelerden biri, nöroloji yoğun bakım için de yeni eğitim programının oluşturulmasıdır. Yoğun bakım yan dal eğitimi çok fazla ayrışmış durumda. Bence bu kadar ayrışmaması gerekir, tek bir sınav olmalı, eğitim standardize olmalı ama herkes ana uzmanlık alanından da katkıda bulunabilmeli… Mesela bir dahiliye uzmanı olarak benim cerrahi sorunlardan da anlayabilmem gerekiyor. 1 yıl yetersiz bir süre fakat 2 yıl
yeterli diye düşünüyorum.”

ABD’de Yoğun Bakımı Dahiliyeciler Sahipleniyor
Prof. Dr. Zimmerman, ABD’de yoğun bakım branşının popüler olmadığını, gençlerin kardiyoloji gibi daha fazla para kazanabilecekleri branşları tercih ettiğini buna karşın yoğun bakımcıların düzenli şekilde 12 saatlik mesai sistemine göre çalıştığını ifade etti. Doktorların yanı sıra yoğun bakım ünitelerinde profesyonel hemşirelerin de görev yaptığını
söyleyen Prof. Dr. Zimmerman, hemşirelerin de önemli derecede sorumluluk sahibi olduğunu vurguladı. Avrupa ülkelerinde mesai sürelerinin daha az olduğunu da sözlerine ekledi. Prof. Dr. Zimmerman yoğun bakım branşının ABD’de daha çok dahiliye uzmanlarınca sahiplendiğini belirtirken buna karşın Avrupa’da anestezi uzmanlarının sahiplendiğini anlattı. Genç yoğun bakımcılara verdiği tavsiyede Prof. Dr. Zimmerman “Her zaman her şeyi sorgulamanızı tavsiye ederim, tüm bilimsel araştırmalar da böyle hazırlanıyor. Profesörün söylediği bir
konuyu bile sorgulamalısınız. Burada şunu fark ettim; bizde de genç yoğun bakım uzmanları aktiviteler düzenliyor ama Türkiye’de olduğu kadar aktif değiller, bunu gördüğüme çok mutlu oldum” dedi.

Uzmanlık Eğitiminde Köklü Değişiklik
Güney Paris Üniversitesi Yoğun Bakım Profesörü Dr. Xavier Monnet, kongrenin içerik ve katılım düzeyinin çok güzel olduğunu belirtti. Fransa’da bu yıl itibariyle eğitim sisteminde yapılan bir değişikliğe dikkat çeken Prof. Dr. Monnet, “Şu ana kadar mevcut olan sistemde kişiler anabilim dalı uzmanlığı üzerine yapılan yan dal eğitimiyle yoğun bakım uzmanı olabiliyorlardı. Fakat artık bu sistem değişti, bu yıl itibariyle
kişiler sınava girecek ve ardından yoğun bakım uzmanı olacaklar, yani yoğun bakım bir anabilim dalı olacak” dedi.
Mesleğinde en kritik hususun etik konular olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Monnet, “Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki hastayı tedaviye devam edip etmeme konusunda ikilemde kalıyorsunuz. En zor konu bence bu!” diye konuştu.

Yoğun Bakımda Hemşirelerin Sorumlulukları Arttı
Kongreye İsviçre’den (Lozan) katılan Profesör Dr. Philippe Eggimann; Lozan Üniversitesinde, iç hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları ve yoğun bakım uzmanı olarak görev yapıyor. Türkiye’ye daha önce birçok kez geldiğini, Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Kongresine ise ilk kez katıldığını belirten Prof. Dr. Eggimann, kongreyi ilginç bulduğunu, katılımcıların iyi soru yönelttiklerini ve bunun son derece sevindirici olduğunu ifade etti.
Kongrede, yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kontrolü konusunda yapılan oturumlara katılan Prof. Dr. Eggimann, “Yoğun bakımlarda var olan enfeksiyonları tanımlamaya ve aktif takibini yaparak önlemlerini almaya çalışıyoruz. Kontrol önlemlerini aldıktan sonra 3. basamakta antibiyotik kontrolü sağlamamız ve bunun denetimini yapmamız gerekiyor. Hastaların üçte biri illaki yoğun bakıma yatıyor ve yatış durumuna göre enfeksiyona yakalanıyor. Bu konuda biz de mükemmel değiliz, kontrolü sağlayabilseydik antibiyotik kullanmamız gerekmezdi” dedi. 10 yıl önce yapılan bir değişiklikle, ülkelerinde yoğun bakımın ana dal gibi 4 yıllık bir eğitim gerektirdiğini ifade eden Prof. Dr. Eggimann, bu  uygulamanın tercih edilmediğini bunun beraberinde insanların çift ana dal yapmayı tercih ettiğini söyledi.

Tedavide Sınırlama Yoluna Gidiyoruz
“Bundan 20 yıl önce herkese her tedaviyi uyguluyorduk, fakat artık bazı sınırlamalarımız var, bazı hastaları tedavi etsek de hayatta tutamayacağımızı görüyoruz vs ailelerle konuşuyoruz” diye konuşan Prof. Dr. Eggimann şunları söyledi:
“Yine bundan 20 sene önce herşeyi kendimiz yapıyorduk ama şimdi hedefl er koyuyoruz ve artık hemşireler uygulama yapıyor; hemşireler sorumluluklarıyla klinikte artık daha fazla yer alıyor. Kliniğimizde hasta
başına bir hemşire düşüyor. Enfeksiyonları önemli ölçüde azaltmamızın sebebi hasta başına bir hemşirenin düşüyor olması… ”
Yoğun bakım branşında 10 sene sonra yapılabileceklerin şu anda hayal bile edilemeyeceğini ifade eden Prof. Dr. Eggimann, “Benim için de öyleydi, bundan 10 sene önce şu an uyguladığımız tedavileri, kullandığımız teknolojiyi hayal bile edemezdim. O kadar hızlı ilerliyor ki şu anda hayal etmek mümkün değil” dedi.
Yoğun Bakım ve Kriz Yönetimi Kongreye Fransa’dan katılan Raymond Poincaré-Assistance Publique Hastanesi’nde 36 yataklı Yoğun Bakım Ünitesinin Direktörü ve Yoğun Bakım Profesörü Dr. Djillali Annane, son derece interaktif bir kongreye katılmaktan mutluluk duyduğunu ifade etti. Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Kongresine geçmiş senelerde de katıldığını ifade eden Prof. Dr. Annane katılımcıların konulara ilgisinin, bilgisinin yoğun olduğunu dolayısıyla güzel sorular yöneltildiğini belirtti.
Kongrede sepsis yönetimiyle ilgili olarak yeni gelişmeler, gelecek vaat eden ilaçlar, özellikle immün sistem ya da otonomik sistem üzerine etkili olabilecek moleküllerden bahseden Prof. Dr. Annane, sepsisin geleceğini tartıştıklarını ve ikinci oturumda da sepsiste sıvı yönetimi konusunda tartıştıklarını ve kendi deneyimlerini katılımcılara aktardığını ifade etti.

“Terör Saldırı Sonucunda Hasta Yakınlarına da Triaj Yaptık”
Paris’te yaşanan terör saldırıları karşısında hazırladıkları organizasyona ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Annane, şöyle konuştu:
“İlk saldırı olduğunda acil servis doktorlarının da yer aldığı ve acil durumlarda ne yapılması gerektiğine ilişkin bir eğitim toplantısı yapıyorduk. Öte yandan yaralananların birçoğu zaten olay yerinde hayatını kaybetti; hastaneye getirilen yaralı sayısı çok fazla değildi. Bu krizi başarıyla yönettiğimizi düşünüyorum, bizler için de tecrübe oldu. Böylesi durumlarda neyin çalışıp neyin çalışmadığını fark etmiş olduk. Böyle zamanlarda insanlar birbirini merak ediyor ve herkes yakınını hastaneden aramaya başlıyor. O durumda hasta yakınlarına da triaj yaptık ve hastane dışında bir merkez oluşturduk, yaşanan kaosun önüne geçmek için herkesi oraya yönlendirdik.”
Yoğun bakımda görev yapmanın en zor olan tarafının ailelerle iletişim kurmak olduğunu belirten Prof. Dr. Annane, “Daha önce kapalı sistemler vardı, günümüzde artık yok, yakınları hastasının yanında kalabiliyor, dolayısıyla sadece hastayı değil ailesini de tedavi ediyoruz. Yakınlarla da aile gibi oluyoruz. Bizim için en zoru da bu oluyor” dedi.

Yoğun Bakım Eğitiminde Kaç Ülke Varsa O Kadar Kural Var!

Gelecek dönem Avrupa Yoğun Bakım Derneği Başkanı ve Hollanda Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu, “Türkiye çekingenliği bir yana bırakmalı ve Avrupa Yoğun Bakım Derneğine karşı girişimci olmalıdır; benim görevim de sizlere bu giriş yolunun açılmasında destek olmaktır” diye konuştu.
2018 yılı için Başkan seçilen fakat görev süresi 2016 itibariyle başlayan Prof. Dr. Kesecioğlu, ‘President Elect’ olarak ifade edildiği sistemi şöyle anlattı:
“Toplamda 6 sene çalışıyorsunuz, ilk 2 sene ısınma dönemi diyelim, son 2 senede de yeni başkana bilgi ve tecrübe aktarmak amacıyla göreve devam ediyorsunuz. Adı Avrupa Yoğun Bakım Derneği ama dünyanın her kıtasından üyeleri var. Avrupa’nın dışına taşmış durumda, kongrelerimize de dünyanın her yerinden katılım oluyor. Avrupa sınırlarını çoktan aştık, Derneğimizin ortalama 8500 üyesi var.”
Bilimsel ve eğitim olmak üzere iki ana yönde hizmetimiz var; Bilimsel alandaki hizmetler yıllık kongrenin hazırlıklarından başlar, benim de son 3 yıldır yaptığım görev buydu. Bilimsel çalışmalar konusunda destekleyici, onay merci olarak görev yapıyoruz. Kısaca özetlemem gerekirse, diyelim ki bilimsel bir yayın, çalışma hazırlıyorsunuz, Avrupa Yoğun Bakım Derneği sizi bu çalışmanızda desteklediğine, onayladığına dair karar alıyor. Bilimsel aktiviteleriniz için size teknik ve iletişim anlamında her türlü desteği veriyor.
Eğitim konusunda da, ‘division of professional development’ dediğimiz bir sistemimiz var; Avrupa Yoğun Bakım Derneği Diplomasının verilmesini sağlayan bir ünite var; buradan diploma almak sadece prestij sağlayan bir unsur, sektörde iş bulma garantisi vermez. Mesela biz Hollanda’da yoğun bakım üst uzmanlık dalı için bu sertifi kayı şart koşuyoruz. Diğer ülkelerde bu şart aranmadığı için bu diploma sadece prestij unsuru olarak kabul ediliyor. Avrupa Yoğun Bakım Derneği olarak eğitim kursları ve sonunda diploma veriyoruz. Derneğimiz bünyesinde E-Öğrenme Komitemiz var. Ayrıca yoğun bakım eğitimi sonunda yeteneklerin belirlendiği COBATRICE adlı bir portfolyomuz var, bunun içinde bir yoğun bakımcının sahip olması gereken yetenekler yazılıdır. Avrupa Yoğun Bakım Derneği tarafından 10 küsür yıl önce bu rehber gerçekleştirildi.”
Prof. Dr. Kesecioğlu, üye ülkelerin yoğun bakım derneklerinin üzerinde yer alan bir hiyerarşide olmadıklarını vurgulayarak, “Bazı öneriler getiririz, alınır veya alınmaz, tekliflerimiz ciddi karşılanır fakat yaptırım gücümüz bulunmaz. Bunun aksine bilimsel alanda yaptırım gücümuz vardır. Derneğin destekledigi tedavi yontemleri, protokoller uluslararası alanda kabullenilir. Avrupa Yoğun Bakım Derneğini, yoğun bakımı dünya çapında ileri götürmeye uğraşan bir örgütlenme olarak görüyorum. Derneğimiz politik değildir, bilimseldir. Politik akımlar dışında konumlanıyoruz. Siyasete yönelik eylemlerin tamamen karşısındayız” dedi.
2 Hedef: Şeffaflık ve Eğitimde Standardizasyon Önümüzdeki dönem, Avrupa Yoğun Bakım Derneğinin şeffaflık konusunda daha hassas olması yönünde faaliyet göstermeyi hedeflediğini ifade eden Prof. Dr. Kesecioğlu,
şunları kaydetti:
“Dernek çalışmalarımız ağırlıklı olarak şeffaflığın, paylaşımın arttırılması üzerine olacaktır. Ayrıca yoğun bakımın müesseseleşmesi konusunda çalışmalarımız halihazırda devam ediyor; Avrupa ülkeleri arasında farklılıklar var, çok az ülke birbirine benziyor. Eğitimin standardize edilmesi gerektiğine inanıyorum. Yoğun bakımcılar arasında kalite
farkı var. Bu kısa dönemde yapılabilecek bir iş değil. Böyle bir çalışma kaçınılmaz olarak Avrupa Birliği ülkeleri ile start alacaktır fakat Birlik üyesi olmayan ülkeleri de dışlamıyoruz. Burada esas karar devletler seviyesinde alınmalıdır. Bizim savunduğumuz standardize edilmiş sistem diğer ülkelerin sistemlerinden daha iyi fakat bazı menfaatler sözkonusu ve bunları aşmak kolay değil! Devlet organları bizim sistemimizi benimserse bunun üstüne çıkmak kolay olur.”

Genç Hekİmler Endüstrİyel Tıp Kavramını Sorgulamalı

9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve kolorektal cerrahi alanında görev yapan Prof. Dr. Cem Terzi, çok geniş meslek gruplarını bir araya getirmesi dolayısıyla kongrenin başarılı ve çok erekli olduğunu ifade etti.
“Tıp eğitiminin çağın ihtiyaçlarını karşılaması çok önemli” diye konuşan Prof. Dr. Terzi, “Tıp eğitimi dinamik bir süreçtir ve tıp müfredatının sürekli gözden geçirilip yenilenmesi, geleceğin ihtiyaçlarını karşılaması gerekmektedir. En can alıcı gelişme ve bizim daha hiç dokunmadığımız konu evrimsel tıp kavramının, evrimsel biyoloji ve tıp derslerinin tıp fakültesinde olmamasıdır” diye konuştu. Son on yılda başta ABD olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde evrimsel tıbbın tıpkı biyoloji, patoloji,
anatomi gibi temel bilimlerden kabul edilerek müfredatta yer aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Terzi, şunları kaydetti:
“Bizim yetiştirdiğimiz hekimler evrim bilgisinden yoksunlar. Bu bilgiden yoksun olmak bu dönemde büyük probleme yol açıyor çünkü canlı türlerinin genetik yapılarının deşifre edilmiş hale gelmesi, hastalıkların atalarımıza kadar uzanan geçmişinin bulunması gibi konuların hepsi evrim kuramı ile doğrudan alakalı. Evrimsel biyolojiyi tıp fakültesinde öğretmediğiniz zaman hem klinik hasta uygulamalarında hem araştırma alanlarında çok yetersiz hekim yetiştiriyorsunuz. Bugün ilk yapılması gerekenlerden biri, evrimsel biyoloji derslerinin başlatılmasıdır.”

Evrimsel Biyoloji Tıp Müfredatına Girmeli
Prof. Dr. Terzi, şu örneği verdi:
“Biz tıpçılar hep ‘yüksek tansiyon nasıl olur?’ sorusunu sorarız. Fakat evrimsel tıp bizi ‘nasıl’ yerine ‘niçin’ sorusunu sormaya yöneltir. Atalarımızda böyle bir sorun yok, bunun sanayileşmeyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Avcı toplayıcı atalarımızda tuza ulaşmak neredeyse imkansızdı. O insanlara karşı bugün bizler 40-50 kat fazla tuz tüketiyoruz. Bizim nedeni belli olmayan hipertansiyon dediğimiz halk sağlığı probleminin temel nedeni aslında evrim nedeniyle böbreklerimizin tuz tutmasıdır. Çünkü yaşam suda başlamış, su tuzlu bir ortam, daha sonra karaya geçmiş canlı, tuzsuz bir ortama, bu kez tuza kolay erişemeyeceği için böbrek tuz tutacak şekilde evrimleşmiş. Şu anda da gereğinden fazla tuz tüketmemize rağmen böbreklerimiz tuzu tutmaya devam ediyor. Biz aslında evrimsel bir uzlaşım sorununun sonucu olarak hipertansiyonla karşı karşıyayız. Hastalıkları bu evrimsel bakış açısıyla değerlendirmeliyiz. Ders müfredatlarının bu konuyu içermesi gerekiyor.”

Endüstriyel Tıp Kavramı Sorgulanmalı
Prof. Dr. Terzi, genç yoğun bakımcılara şu mesajı verdi:
“Tıpta bazı trajikomik şeyler var, ABD’de yapılan çalışmalar, insanların hayat boyu özel sağlık sigortalarına ödedikleri paranın, kendilerine ölmeden önceki 15 gün içerisinde yoğun bakımda harcandığını ortaya koyuyor. 25 yaşında hayata atıldınız ve kendinize özel sağlık sigortası yaptırdınız, 80 yaşına kadar ödediniz ve bu yaşta hastalandınız, yoğun bakıma alındınız diyelim, yıllarca ödediğiniz paranın üçte ikisi ölmeden önceki bu 15 gün içinde harcanıyor ve sonra ölüyorsunuz. Tıp biliyorsunuz bir ölümsüzlük mücadelesi değil. Yoğun bakım arafta çalıştığımız bir alan ve o alandaki gençlerin endüstriyel tıp hakkında düşünmesi, ‘biz ne yapıyoruz?’ sorusunu kendilerine devamlı sorması ve endüstriyel tıbbı sorgulamaları gerekiyor. Endüstriyel tıp kavramı ile tıbbın insancıl kökeninden çıkarıldığı, hekimlerin sağlık teknisyeni ve teknoloji uygulayıcısı haline dönüştürüldüğü, hastaya holistik yaklaşımın kaybedildiği bir anlayışı kastediyoruz. Biz hekimlerin bundan uzak durması veya bunu sorgulaması gerekiyor.”

Üniversite Yönetilerinin Yönetim Anlayışı Aynı Frekansı Yakalamalı

Kongredeki teorik bilgiler ile güncel gelişmelerin harmanlanarak bir arada tartışılmasının son derece önemli olduğunu vurgulayan Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Başkanı ve Hastane Başhekimi Prof. Dr. Onur Özlü, kardiyopulmoner resüsitasyon konulu oturuma başkanlık yapan isimlerden biri oldu.
“Kongreye asistan, uzman, öğretim üyesi düzeyinde ve bir çok konuda isim yapmış hekim katılıyor, bu yapı tüm paydaşlara yarar sağlıyor. Ben de yararlandım” diye konuşan Prof. Dr. Özlü, “İdari görevlerim dolayısıyla bir süredir uzak kaldığım konulardaki yeni gelişmeleri yakından takip etme imkanı elde ettim. Özellikle yabancı konukların sunumları son derece yararlı oldu” dedi.

“Yönetim Kademeleri Netlik Kazanmalı’’
Üniversite hastanelerinin sorunlarını hekim ve yönetici olarak değerlendiren Prof. Dr. Özlü, üniversite hastanelerinin yönetim anlamında çift başlılığa sahip olduğunu ifade etti. “Bir yanda rektörlük bir yanda da başhekim ve dekan yer alıyor. Bu yönetim kademelerinin aynı dili konuşması çok önemli” diye konuşan Prof. Dr. Özlü şunları kaydetti:
“Akademik personel, biliyorsunuz dekanlığa bağlı; akademisyenin akademik çalışmaları beraberinde hastanede sağlık hizmetinin yürümesinin sağlanması için profesyonel çalışma programlarının hazırlanması gerekiyor.
Asistan sıkıntısı da var tabi, hasta takiplerinde ve polikliniklerde asistanın öğretim üyeleri ile beraber çalışması asistan eğitimi ve sağlık hizmetinin devamı için gerekiyor. Asistan olmadığı durumlarda öğretim üyelerinin yükü artıyor. Üniversite hastanelerinde uzman hekim istihdam edilmesi, asistan sayılarının yeterli olmadığı durumlarda öğretim üyelerinin de iş yükünü azaltacak, akademik çalışmalarına daha fazla zaman ayırmalarını sağlayacaktır.”

“Yoğun Bakım Yatak Sayısını Azaltıyoruz”
Son dönemde, üniversite hastanelerinin satın alımlarında sıkıntılar yaşandığını belirten Prof. Dr. Özlü, “Üniversite hastanelerinde döner sermaye işletmelerindeki ödeme sıkıntılarından dolayı destek hizmetleri ile ilgili olarak personel alımlarında rahat davranamıyoruz. Stok yönetimi konusunda başarılı olursak ve iyi satın alma planları yaparsak, sarf malzemesi ve ilaç alımlarında kaynaklarımızı daha ekonomik ve verimli kullanabiliriz ” dedi.
Klinisyen olarak aynı zamanda personel eksiğine dikkat çeken Prof. Dr. Özlü şöyle devam etti:
“Hemşire sayımız sınırda. Öyle ki yazın yıllık izinlerin yoğun alındığı dönemlerde yoğun bakım, hatta bazen servis yatak sayılarını azaltmamız gerekiyor. Özellikle üçüncü basamak yoğun bakımlarda fizyoterapist çok önemlidir. Eğitimli fizyoterapist açığımız sözkonusu… Aynı zamanda diyetisyen sıkıntımız var; olması gereken klinik eczacımız yok. Hastanede yeterli sayıda eczacı temin etmekte zorlanıyoruz.”

Kalifiye Personelle Daha İyi Performans
Prof. Dr. Özlü, hizmet alımlarında (temizlik, hasta nakil ve yönlendirme, sekreterlik vb) yeterli sayıda personel istihdam edemediklerini ifade ederek, “Alınan az sayıdaki personelin kalifikasyonuna gereken dikkat gösterilmeli. Hastanelerde özellikle yoğun bakım servislerinde görev yapan temizlik görevlilerinin dikkatli ve tecrübeli olmasına ihtiyaç var. Belki daha kalifiye personelle daha iyi performans yakalama şansımız olabilir. Ankara’da Sağlık Bakanlığına bağlı büyük hastanelerde de klinik şefi olarak görev yaptım. Bu tip hizmetlerde problemler yaşanmakla beraber periferde bu sorunların daha belirgin olduğunu görüyorum” dedi.

Evde Bakım Hizmetine Ağırlık Verilmeli
Yoğun bakım gereksinimi ortadan kalkan ve evde bakım hizmeti verilebilecek hastaların yakınlarına karşı evde bakım konusunda daha ikna edici olmak gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Özlü, “Hasta yakını yoğun bakım süreçlerine dahil edilebilirse, hastasının bakımına alışabilirse, hiç endişe duymadan evde kolaylıkla bakım uygulayabilir” diye konuştu.

Branşlar Arası Yakın İşbirliği Şart!

Türkiye’de yoğun bakımların çok hızlı geliştiğini ve irili ufaklı neredeyse tüm hastanelerde bu birimlerin var olduğunu ifade eden Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı ve Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD) Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İftihar Köksal, “Hem yoğun bakıma ihtiyaç duyan
hasta sayısı arttı hem de yoğun bakımlar hastaneler için gelir kaynağı oldu. Bu durum, enfeksiyonlar ve bu konuda yetişmiş hemşire, yardımcı personel sıkıntısı başta olmak üzere, bir çok sorunu da beraberinde getirdi” diye konuştu.
Prof. Dr. Köksal, yoğun bakımların en önemli sorunlarından birinin enfeksiyonlar olduğunu, bu nedenle enfeksiyon hastalıkları ile çok yakın ilişki içinde olduğunu belirterek, yoğun bakımda bulunan hastaların mevcut durumu sebebiyle enfeksiyonlara çok açık olduklarının bilindiğini anımsattı.

Enfeksiyondan Korunmada En Önemli Yol: El Yıkama
“Kendimi şanslı olarak görüyorum; hem eğitim gördüğüm Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde hem de görev yaptığım Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde yoğun bakım ünitesi ekibi ile çok yakın ilişki halindeyiz; bizim bu birlikteliğimiz neredeyse 30 senedir devam ediyor”
diye konuşan Prof. Dr. Köksal, yakın işbirliğinin her kurumda geçerli olmadığını ifade etti. Yoğun bakımda düzenli vizit yaptıklarını belirten Prof. Dr. Köksal şöyle konuştu:
“Enfeksiyon kontrol hemşireleri her gün yoğun bakımları ziyaret eder, enfekte hastaları kaydeder. Bunun nedeni mevcut enfeksiyona karşı önlemler almak olduğu gibi enfeksiyonlara karşı korunma önlemlerini de oradaki personele peyderpey hatırlatmaktır. Çünkü çok önemsemediğimiz belki göz ardı edebileceğimiz el yıkama, yoğun bakım enfeksiyonlarından korunmada en önemli yoldur. Bu hastaların çoğu bilinci kapalı solunum desteği sağlayan makinelere bağlı insanlar; yapılan girişimler ve uygulamalar nedeni ile çok kolay enfekte olabilirler. Bu nedenlerle yoğun bakım personelinin çok dikkatli ve titiz çalışması gerekmektedir. El yıkamanın yanı sıra, tek kullanımlık aletlerin kullanılması, tek kullanımlık olmayan aletlerin sterilizasyonu, enfekte hastaların ayrılması (izole edilmesi), bir hastadaki mikroorganizmayı diğer hastaya bulaştırmamak gibi birçok önlemlerin alınması gerekiyor. Bu da ancak sürekli eğitimle mümkün olmaktadır. Biz hekimler olarak her gün düzenli yaptığımız vizitlerde hem hastaların klinik seyirlerini ve etken mikrorganizmaları hem de direnç durumu varsa tedavilerinin yönlendirilmesini yapıyoruz. Yoğun emek harcadığımız ama yapılması gereken bir şey…
Yoğun bakımlar, mikroorganizmaların antibiyotiklere en çok direnç geliştirdiği, en dirençli mikroorganizmaların bulunduğu yerlerdir. Öyle hastalarla karşılaşıyoruz ki bunlardan elde edilen mikroorganizmalar tüm antibiyotiklere dirençli… Çaresiz kaldığımız olgular olmuyor değil! Bizim çapraz kontaminasyon dediğimiz bir hastadan diğerine bu dirençli mikroorganizmanın bulaşmasının önlenmesi son derece önemli.”

“Diyalog Eksiğimiz Var”
Prof. Dr. Köksal, hastanelerde yoğun bakım ekibi ile enfeksiyon hastalıkları uzmanları arasında yakın bir işbirliği olmak zorunda olduğunu ifade ederek şöyle devam etti:
“Biz haftanın belirli günleri birlikte vizit yapıyoruz. Bu hastaların birçok sorunu var, bir çok ilaç alıyorlar; hastayı birlikte masaya yatırıp birlikte tartışarak ortak bir yol belirliyoruz. Dernekler arası işbirliğine gelince; işbirliği var evet ama istenen düzeyde mi? Maalesef hayır! Birlikte çalışmak şart…”

Yoğun Bakımda Klinik Eczacılığın Çok Kısa Tarihi
Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Derneğinin 2-5 Kasım 2016 tarihlerinde gerçekleştirdiği 13. Ulusal Kongresinde tartışma konuları arasında yer alan yoğun bakımda klinik eczacılık konusunda, Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Klinik Eczacılık Anabilim Dalında görev yapan Doktora Öğrencisi Ecz. Cansu Uysal ve Yüksek Lisans Öğrencisi Uzm. Ecz. Nursel Sürmelioğlu, faaliyet alanlarına ilişkin şu bilgilendirmede bulundular:
“Kongre boyunca alanımız doğrultusunda katıldığımız oturumlarda özellikle antibiyotik direnci ve böbrek fonksiyon bozukluğunda ilaç doz ayarlamaları öne çıkan konulardı. Bu konular aynı zamanda klinik eczacılık uygulamaları ile de yakından ilişkilidir. Tüm eczacılık bilgilerinin hasta yararına kullanılması olarak bilinen klinik eczacılık, American College of Clinical Pharmacy (ACCP) tarafından eczacılığın icra edildiği her alanda akılcı ilaç kullanımı bilim ve uygulamasıyla ilgilenen eczacılık alanı olarak tanımlanmaktadır. Klinik eczacı, ilaçlara bağlı sorunların yönetilebilmesi için tüm sağlık personeli ve hastalara/hasta yakınlarına bilgi hizmeti sunmaktadır. Klinik eczacılığın yoğun bakım uygulamalarına bakıldığında ise ilaç etkileşmelerinin tespiti ve yönetimi, ilaç yan etki yönetimi, ilaç dozlarının ayarlanması, ilaç kan düzeylerinin takibi ve farmakokinetik değerlendirmelerden bahsedilebilir.

Yoğun bakım hastaları stabil olmadığından burada klinik eczacılar daha aktif olarak danışmanlık hizmeti sunabilmektedir. İlk Uygulama yılı 2001 ABD, Avusturalya, Japonya ve Kanada’nın yanı sıra tüm Avrupa Birliği ülkeleri ve İran, Irak, Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerinde uygulanmakta olan klinik eczacılık ülkemizde 15-20 yıl önce ilk adımları atılmış bir alandır. Bu alanda lisansüstü eğitim programları Hacettepe, Marmara ve Medipol Üniversiteleri tarafından ürütülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinde Doç. Dr. Kutay Demirkan tarafından 2001 yılında başlatılan yoğun bakımda klinik eczacılık uygulamaları, lisansüstü öğrencilerin de katılımı ile devam etmektedir. Lisansüstü eğitim programında yer alan öğrenciler, eğitimleri kapsamında
teorik derslerin yanında hastanede günlük olarak vizitlere katılmaktadırlar. Ancak bu alanda yeterli sayıda eczacı
olmadığı için klinik eczacılık hizmeti belli bölümlerle sınırlı kalmaktadır.

“Uzman Klinik Eczacı Sayısı Artacak”
Kasım 2014’de kabul edilen yasa değişikliği ile klinik eczacılık belirlenen eczacılıkta uzmanlık dallarından birisi olmuştur. Eczacılıkta Uzmanlık Sınavı ve uzmanlık eğitimi sonrasında yetişmiş uzman klinik eczacı sayısı artacaktır.
Böylece uzman klinik eczacılar multidisipliner ekip içerisinde resmi olarak da yer alacaktır. Bu süre zarfında klinik eczacılık uygulamalarının hekim ve diğer sağlık personellerine doğru tanıtılması gerekmektedir. Bu kongre
de klinik eczacılığın tanıtımı açısından bir fırsat olmuştur.”

Genç Yoğun Bakımcılar Ne Diyor?
Kongre süresince genç yoğun bakımcıların eğitim ve çalışma hayatlarına dair karşılaştıkları sorunlar birçok oturumda gündeme geldi. Hem Türkiye’de eğitim sistemi ve çalışma hayatındaki güncel sorunlar ile yasal düzenlemeler hem de Batılı ülkelerin benzeri tecrübeleri tartışıldı. Katılımcılara yönelik kongre ortamında yapılan mini anketin de gösterdiği üzere, genç yoğun bakım uzmanları görev ve yetkilerinin net bir şekilde belirlenmesini istiyor.
Yoğun bakım yan dal eğitimini bu yıl tamamlayan ve mecburi hizmetini yapmak üzere Erzurum Eğitim Araştırma Hastanesine Yoğun Bakım Uzmanı olarak atanan Dr. Boyacı, çalışma hayatına ilişkin “Ben biraz şanslıyım, 2 kişi atandık, avantajlıyız, diğer uzman arkadaşım benden yaklaşık 4 ay önce atandı” diye konuştu.
Yoğun bakım uzmanlığı tanımının yapılmadığını ve konunun Sağlık Bakanlığı tarafından netleştirilmediğini ifade eden Dr. Boyacı, “Türkiye’de şu anda başhekim insiyatifi ne göre çalıştırılıyoruz, bir önceki anestezi grubu daha baskın ve başhekim ile daha iyi ilişki içindeyse bizler ikinci plana atılabiliyoruz. Böyle olmamalı, yoğun bakım uzmanının olduğu yerde yoğun bakımın koordinasyonundan sorumlu tek hekim biz olmalıyız. En büyük problemimiz bu, yasa yok, tanımlama yok. Kongrede deneyimlerimizi tartıştık.”

Yoğun Bakım Branşının Hukuki Mücadelesi
Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Derneği Genç Yoğun Bakımcılar Alt Komisyonu adına da konuşan Dr. Nazlıhan Boyacı, yoğun bakım branşı için verdikleri hukuki mücadeleyi şöyle özetledi:
“2012’de yan dal seçme ve yerleştirme sınavıyla beraber yoğun bakım yan dal eğitimi başladı ve bu senenin sonunda ilk mezunlarını verdi. Sözde geçmişe yönelik haksızlıkları düzeltmek adına belirli kriterler karşılığında ama (bu kriterlerin yan dal eğitiminde kazanılması gereken bilgi, beceri ve eğitimden yoksun olduğunu vurgulamak isterim) bazı hekimlere yoğun bakım uzmanlık belgesi verilmeye çalışıldı. Bu da bizi bir araya getirerek
birlikte hareket etmeye teşvik etti. Bu amaçla kurulan Komisyonumuz hukuksal mücadelesini etkin şekilde verdi. Mücadelemiz sadece hukukla sınırlı kalmadı, bilimsel anlamda da daha aktif hale gelerek bu haksızlığa en iyi cevabı vermeye çalıştık.”

“Hastanenin İlk ve Tek Yoğun Bakım Uzmanıyım”
Zonguldak Atatürk Devlet Hastanesinde Genel Yoğun Bakım Ünitesinde Yoğun Bakım Uzmanı olarak görev yapan Dr. Kazım Rollas’ın ise 2016 yılı Ağustos ayında ilk ataması yapıldı. Hastanenin ilk ve tek yoğun bakım uzmanı olarak göreve başlayan Dr. Rollas, “Yoğun bakım uzmanı ne yapar, işlevi nedir konusunu hastane yöneticilerine anlatmam gerekti. Onlar da bilmiyordu. Sağlık Bakanlığı Tebliğinin de yardımıyla onları ikna edebildim. Bizim her şeyi yeniden kurmamız gerekiyor. Bunun ötesinde, mevcut çalışan yoğun bakım ünitesi uzmanlarının tepkisiyle karşılaşabiliyorsunuz. Ben şanslıyım çünkü kolaylıkla orta yolu bulabildik, anlaşma sağladık. Çok iyi ilişkiler kurabildik. Yeni açılan bir genel yoğun bakım ünitesi vardı ve konuşmalarımız sonucu bana verilmesi kararlaştırıldı. Nöbetlerde, izin süreçlerinde bana destek veriyorlar. Çünkü ben tek uzmanım. Keşke hastanede sayımız daha fazla olsa… Zaman içinde artacağını düşünüyorum” dedi.

Kongrede Genç Yoğun Bakımcıların Ağırlığı Vardı
Dr. Rollas, yoğun bakım uzmanı sayısının gün geçtikçe artacağını vurgulayarak kongreye ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kongremiz, genç yoğun bakımcıların katılımını büyük ölçüde başardı. Kongre süresince, gündemde yer alan ve öne çıkan konular arasında genç yoğun bakımcıların sorunları oldu. Bizlerin ana dal branşları bir yana bırakarak yoğun bakım çatısı altında ne istediğimizi, nasıl koşullar altında çalışmak istediğimizi netleştirmemiz gerekiyor. Bazılarımız üçüncü basamak yoğun bakımlarda, kendi düzenimizi kurup çalışabilirken ve bundan memnunken bazılarımız böyle bir ortamı yakalayamadığı halde memnuniyetsizliğini dile getiremiyor. Yoğun bakım çatısı altında toplanarak, önümüzdeki süreçte neler yapabileceğimizi, çalışma koşullarımızı belirlememiz ve standardize etmemiz
gerekiyor. Kongre de gösterdi ki, bunu Dernek çatısı altında rahatlıkla yapabiliriz.”

Kongre Katılımcısı Genç Profil Nasıldı?
Kongreye katılan genç yoğun bakımcılara yönelik mini bir anket de yapıldı. Katılımcı profi li ve çalışma hayatına ilişkin elde edilen verilere göre, ankete katılan 15 yoğun bakım uzmanının 8’i eğitim araştırma hastanesinde, 7’si devlet hastanesinde görev yapıyor. Çalıştıkları hastanelerde 2 – 7 arasında değişen sayıda yoğun bakım uzmanı mevcut. Ankete katılan 13 yoğun bakım uzmanı 3. basamak yoğun bakım ünitesinde çalışırken 2 yoğun bakım uzmanı 2. basamak yoğun bakım ünitesinde çalışıyor. 13 yoğun bakım uzmanı, ünitede sorumlu hekim olarak çalışıyor. Sadece 3 yoğun bakım uzmanı yoğun bakım koordinatörlüğü görevi yapıyor. Katılımcıların 7’si genel
yoğun bakım ünitesinde, 3’ü anesteziyoloji yoğun bakım ünitesinde, 1’i göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde ve 4’ü de dahiliye yoğun bakım ünitesinde görev yapıyor.

Yoğun Bakım İyileşebilir Hastalar İçindir
Kongrede öne çıkan tartışma konularından biri de yoğun bakım ünitelerinin verimli kullanımı konusundaydı. Bu konuda genç yoğun bakımcılara mesaj veren Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı ve Yoğun Bakım Kurucusu Prof. Dr. Turgay Çelikel, Türkiye’de yoğun bakım kültürünün gelişmemiş durumda olduğunu belirterek, “Yoğun bakım kullanımı suistimal edilmemeli; ihtiyacı olan hasta yatış yapmalı, ihtiyacı olmayan hasta mümkün olduğu kadar buradan uzak tutulmalıdır. Bu konunun uzmanlarından biri, uygunsuz kullanımın ortadan kaldırılması için yoğun bakım yataklarının azaltılması gerektiğini önerdi. Yoğun bakım kültürünün tartışılması ve doğru yanlışın halka da anlatılması lazım…” dedi.
“Oysa Türkiye’de yoğun bakımı işgal eden hastalar bu tedaviden fayda görmeyecek hastalardır” diye konuşan Prof. Dr. Çelikel şöyle devam etti:
“Özellikle dahili yoğun bakım ünitelerinde durum böyledir. Bu hastalar hem enfeksiyon sorunu yaratmakta hem de yoğun bakımdan yarar görecek hastalara erken müdahale edilmesinin önünü kapatmaktadır. Yoğun bakım kültürünün oluşmasıyla ve yoğun bakım fellowlarının eğitim alarak hastanelerimizde yerini almasıyla yoğun bakım kalitesinde artış olacağını düşünüyorum.
Bu alanda bir board sınavı oluşturulamadı, Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Derneği ile Türk Yoğun Bakım Derneği ortak bir sınav konusunda anlaşamadılar; bu iki Derneğin ortak bir sınav oluşturması önemli bir aşama olacaktır. Board sınavına en erken başlayan ülkelerden biri ABD oldu. Avrupa’da her ülke kendine göre yorumlar yapabiliyor fakat Avrupa ülkeleri ortak yoğun bakım programları etrafında organize olmaya çalışıyorlar. Board sınavlarının yapılması önem kazanıyor.”

“Doğru Tedavi Doğru Yerde Verilmelidir”
Yoğun bakım kültürü konusunda aynı fikri savunan gelecek dönem Avrupa Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu da yoğun bakıma alınan hastanın yoğun bakımdan fayda görecek hasta olması gerektiğini ifade etti. “İyileşmesi mümkün olmayan hasta yoğun bakıma alınmamalıdır” diye konuşan Prof. Dr. Kesecioğlu, şöyle
devam etti:
“İlk aşamada hastanın terk edildiği izlenimi verilebilir ama aslında böyle değildir, bizim terimlerimiz biraz kabadır, serttir, halk bunu yanlış anlayabilir. Doğru tedavinin doğru yerde verilmesi gereklidir. Hastalar solunum sıkıntısı yaşadıklarında illa gidecekleri yer yoğun bakım değildir. Öte yandan tedaviden yarar göremeyeceği kesinleşen hastanın da tedavisi durdurulmalıdır. İyileşmeyeceği bilinen hastanın tedavisine zorla devam etmek hastaya iyilik değil ıstırap çektirmektedir. Çünkü yoğun bakım meşakkatli bir tedavidir. Hastanın şansı var mı yok mu konusu kolay değildir, o nedenle kararlarımızı grup halinde alırız. İçimizde tek bir kişinin şüphesi varsa karar ertelenir, oy birliği önemlidir. Birçok Avrupa ülkesi böyle hareket eder.”

Yoğun Bakım Ultrasonografisi İçin Özel Eğitim Planlanmalı
Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı ve Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Yönetim Kurulu Üyesi ve TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Önceki Başkanı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, akut kalp yetersizliği
(yanlış olarak yetmezliği şeklinde kullanılır) konusunda yaptığı sunumla kongrede yoğun bakımcılarla bir araya geldi.
Kardiyoloji, kardiyak hastalıklar ve kardiyovasküler problemlerin yoğun bakımda takip edilen hastaların önemli sorunları arasında yer aldığını belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Kardiyovasküler hemodinami önemli, çünkü yoğun bakım uzmanlığı açısından bakıldığında dahiliye, göğüs hastalıkları ve anestezi üzerinden konumlanmış durumda. Yoğun bakımda olup da kardiyak problemi olmayan hasta yok denecek kadar az! Kardiyovasküler hemodinami hakkında hem bilgi hem deneyim hem de pratik uygulama anlamında donanımlı olmak gerekiyor. Kardiyovasküler problemler kritiktir, çok anlık, küçük müdahalelerle hastalığın seyrini değiştirebiliyorsunuz. Bu nüansları bilmek lazım” diye konuştu.

Yoğun Bakımcılar Ultrason Kullanmayı Bilmeli
Prof. Dr. Yılmaz, Türkiye’de yoğun bakımcıların mevzuatla ilgili görevlerinin henüz çok net tanımlanmadığını belirterek şöyle konuştu:
“Yoğun bakımcılar kardiyovasküler açıdan donanımlı olmalılar. Kongreler bu açıdan son derece verimli ortamlar, çok güzel fırsatlar… Bu donanımın verilmesi adına daha aktif, geniş katılımlı ve süreli organizasyonlar düzenlenebilir. Eminim son derece eğitici ve yararlı olacaktır. Kardiyovasküler hemodinami özelinde ifade edersem, yapılabilen anahtar yanlışlar var; kalp yetersizliği alanında, izole sağ kalp yetersizliği diye bir alt alan var, bu tip olgular Türkiye’de yoğun bakımda takip edilir, çünkü vücudun hemodinamisini bozar. Bu anlamda sakınılması
gereken bazı durumlar var, eğer bunları bilmezseniz hastanın ölümüne sebep olabilirsiniz. Diyelim ki hastayı gördünüz, akut sağ kalp yetersizliği olabileceğini önceden düşünmeniz, hissetmeniz gerekiyor, bunun birtakım hemodinamik bulguları var; en önemlisi, sağ kalp yetersizliğinin klinik göstergeleri var. Yani yoğun bakımcıların sağ basınçların yükseldiğini gösteren işaretleri araması lazım. Boyun ven dalgalarına baktığım klinik değerlendirmem yeterli diyenler çıkabilir ama obez ve tıknaz boyunlu bir hastada ne yapabilirsiniz ki? Bunun için de ultrason kullanmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Türkiye’de yasal mevzuat açısından ultrasonografiyi elinde tutan kişiler radyologlar; ekokardiyografi bize ait ama kişisel görüşüme göre, bir de genel ultrasonografi veya yoğun bakım ultrasonografisi diye eğitim planı yapılmalı. Ultrason artık hekimlerin üçüncü gözü…”

Yoğun Bakımcı Anahtar Olabilecek Göstergeleri Aramalı
Prof. Dr. Yılmaz, yoğun bakımcıların kardiyak ultrasonografi yapmaları konusundaki düşüncelerini şöyle ifade etti:
“Burada şunu vurgulamak gerekebilir: Ekokardiyografi eşit değildir kardiyak ultrasonografi ! İkisi aynı şey değil! Yoğun bakımcıların bilmesi ve yapması gereken kardiyak ultrasonografi bence… Yoğun bakımcılar hastalığın seyrini değiştirebilecek anahtarları aramalılar.”

Bilgi ve Donanım “Yeterli” Düzeyde Olmalı
Görev yaptığı hastanede acil tıp birimi ile iletişimlerinin iyi olmasına rağmen yoğun bakımla aynı şekilde olmadığını ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, “Mesela acil tıp hekimi de her vakada değil ama kardiyolog görüşüne ihtiyaç duyduğu durumlarda bana rahatlıkla ulaşabiliyor; acil tıp hekiminin bu ayrımı yapabilecek donanımda olması çok önemli… Hangi noktada kardiyoloji uzmanını çağırmalı hangi noktada kendisi müdahale etmeli? Bunların ayırt edilmesi yeterli, o vakit ben doğru yerde doğru müdahaleyi yaparım. Bunları bilmediğiniz veya yapmadığınız zaman sorunlar yaşanıyor. Yoğun bakımcının da akciğer, kalp, karın ve boyun bölgesine ultrasonografi yapabilmesi lazım, temel bilgilere sahip olmalı, neyi araması gerektiğini bilerek tarama yapmalı ve tanı koyabilmeli. Türkiye’de yoğun bakımcılar çok önemli bir işlevi yerine getiriyor, onlar olmasa biz mahvoluruz diyebilirim. Az bilen hastaya zarar verebiliyor, hiç bilmeyen de tanıyı atlayabiliyor, o zaman da geç kalıyor. Bu iki durumda da hastanın hayatıyla oynuyoruz.”

Uzmanlık Dernekleri Adli Tıp Konulu Protokol Oluşturmalı

Tıbbi uygulama hataları konusunda çalışan 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı üniversiteye bağlı Sağlık Hukuku
Uygulama ve Araştırma (SAHUM) Kurucu Müdürü Prof. Dr. Erdem Özkara, yoğun bakımda yaşanan ikilemler konusunda aydınlatıcı açıklamalarda bulundu.
Türkiye’de sağlık sisteminin çok ciddi şekilde değiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Özkara, hekimlerin mesleğe başladıkları zamanla birkaç sene sonraki zaman arasında kuralların değiştiğini belirterek, “2 yıl önce doğru diye bildiklerimizi bugün tartışıyoruz. Eksik ya da yanlış diye nitelendiriyoruz, sağlık sistemi baştan aşağı değişiyor” dedi.

Kanunu Bilmemek Mazeret Değil!

“Bize doğru gibi gelen, hastanın lehine olduğunu düşündüğümüz bazı davranışlar birkaç sene içinde eksik, yanlış ve suç sayılabilir” diye konuşan Prof. Dr. Özkara, şöyle konuştu:
“Mesela Türk Ceza Kanununun 354. maddesinin hepsini bilmek zorunda mıyız diye sorsam ‘Hayır’ diye yanıtlayabilirsiniz, oysa aynı Kanunun 4. maddesi der ki, ‘Kanunu bilmemek mazeret değildir.’
İnsanların yoğun bakımda yaşam sonu desteği veya ağır durumdaki hastalık nedeniyle yatırıldığını düşünürseniz burada hastadan ziyade hasta yakınlarının anksiyete, kaygıları ön plandadır; yakınlarının suçlamaları veya görevi kötüye kullanma manasına gelebilecek talepleri çok fazla olabiliyor. Bu yönden yoğun bakımcıların tıbbın diğer branşlarına nazaran çok daha fazla duyarlı olması lazım. Hastanın doğal sebeplerle yaşamını kaybetmesi sonucunda bundan çıkarları olan hasta yakınlarının beklentisi farklı, hastayı uzun süre yaşattığınızda bundan çıkarı olan yakınların beklentileri farklı olabiliyor.”

Uzmanlık Dernekleri Protokoller Oluşturmalı
Yoğun bakımda görev yapanların rahat çalışabilmeleri için uzmanlık derneklerine çok iş düştüğünü belirten Prof. Dr.
Özkara, “Derneklerin oluşturacağı protokoller çok önemli; hangi sorunlu durumda ne şekilde davranılması gerektiğini açıklayan kılavuzlara ihtiyaç var. Bu kılavuzlar sayesinde arkadaşlarımız kendini daha iyi savunabilecektir” dedi. Prof. Dr. Özkara, kongre oturumundaki tartışma konularından birinin de hastanın tedavisinin sonlandırılmasıyla ilgili ikilemler olduğunu belirterek şunları kaydetti:
“DNR (Do Not Resuscitate) dünyada da tartışma konusu. Bazı ülkeler uygulamalarda kendilerine belli kurallara uydurarak devam ediyor, bazı ülkeler ise buna değinmekten kaçınıyor. Bizde de resüsitasyon kararı ile ilgili mevzuat yok; bu tip durumlarda bazı hukukçular hastanın resuscitate edilmesi konusunda ısrarlılar, o zaman zarfında tedavi bulunacağını savunuyorlar ki bu bence ütopik bir yaklaşım. Resüsitasyon kararı verirken yasal bir dayanağın olmadığı bilinmelidir, sözkonusu karar yazıya döküldüğünde bu işin soruşturulabileceğinin bilinmesi
gerekir.”

Hangi Durumlarda DNR Kararı Verilmeli?
Prof. Dr. Özkara, uzmanlık derneklerinin DNR kararının verilebileceği durumları açıklayabilen kılavuzlar hazırlayabileceğini ifade ederek, “Hekimler, bu konuda yurtdışı gelişmeleri takip ediyorlar fakat Türkiye mevzuatı ile ABD, Hollanda, İsviçre hukuku farklı. Sorun burada. Bizim uzmanlık derneklerinin de ülke koşullarına uygun yönlendirmesi, sınırları çizmesi gerekiyor. İnsanlar bu konuda Sağlık Bakanlığı veya Meclisin yasa koymasını beklememeli çünkü onlar bu konularla ilgilenmez, tıbbi nosyonları yok, genel yasal çerçevesini çizerler sadece, bu tür ihtiyatları bizlerin oluşturması gerekiyor” dedi.

Tıbbi Bilirkişi Raporu Çok Belirleyici
Bilirkişilik konusunun önemine vurgu yapan Prof. Dr. Özkara, şu bilgileri verdi:
“Meslektaşlarımız tıbbi malpraktis ile suçlandığında kendilerini korumak için mutlaka adli tıp uzmanları ve kendi branş hekimlerinden destek alsınlar, 2005 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu değişti, kanunun 67/6 maddesi bir savunma enstrümanına kapı açtı; sanık, mağdur ve bunların vekilleri, yargılama konusu ile ilgili kendi istediği uzman veya uzmanlardan görüş alabilir, resmi bilirkişi raporunu bu uzmana kontrol ettirebilirler. Malpraktis davalarında tıbbi bilirkişi raporu çok belirleyicidir. Karara direkt etki eden en önemli faktördür. Hukukçular bizim tıbbi hatalarımızdan çok fazla haberdar değiller, gereken tıbbi nosyona sahip değiller, bilirkişiye sormak durumundalar.”

Yoğun Bakıp Karar Verelim:
Aralıklı mı? Sürekli mi? Geç mi? Erken mi?
Yoğun bakımcıların en sık uğraştığı konuların başında organ yetmezlikleri gelmektedir. Değişik organ yetmezlikleri için bu organın fonksiyonlarını üstlenecek ekstrakorporeal tedavi yöntemleri bulunmuştur. Son 30 yılda ekstrakorporeal tedaviler yoğun bakım ünitelerinde sıklıkla kullanılmaya başlandı. Bunların başında da renal replasman tedavileri gelmektedir. Yoğun bakım pratiğinde aralıklı hemodiyalize oranla sürekli renal replasman tedavilerinin daha ön planda olduğu gözlenmektedir. Özellikle hemodinamik olarak dengesiz ve kafa içi basıncı artmış hastalarda aralıklı renal replasman tedavileriyle olumsuz sonuçlar elde edilmiştir. 2012 yılında yayınlanan “Kidney Disease: Improving Global Outcomes- KDIGO” akut böbrek hasarı kılavuzu hemodinamik stabil olmayan hastalarda ve akut beyin hasarı, kafa içi basıncı artışı veya jeneralize beyin ödemi olan hastalarda standart aralıklı renal replasman tedavisi yerine sürekli renal replasman tedavisi önerilmektedir.

Kime Hangi Tedavi Uygulanmalı?
Yoğun bakımdaki çoğu hastanın hemodinamik olarak dengesiz olduğu düşünüldüğünde sürekli renal replasman tedavileri yoğun bakım üniteleri için önem arz etmektedir. Hangi hastada renal replasman tedavisi ihtiyacı olduğu, hangi tedavinin seçileceği, tedavinin erken mi yoksa geç dönemde mi başlaması gerektiği, tedavi dozlarının nasıl olacağı gibi yanıt bekleyen birçok soru mevcuttur. Aslında akut renal replasman tedavisi için klasik endikasyonlar çok nettir: üremik organ semptomları, hiperkalemi, oligo-anüri ve volüm yüklenmesi, inatçı metabolik
asidoz. Yine inatçı elektrolit anormalliklerinde, tümör lizis sendromunda, ilaç intoksikasyonlarında, hipo-hipertermi gibi durumlarda da kullanabileceğimiz önemli bir silahtır.

Tedaviye Ne Zaman Başlanmalı?
Yine akut böbrek hasarlı kritik hastalar için renal replasman tedavisine başlama zamanlaması çok da net değildir. Yapılan çalışmalar sonucu renal replasman tedavisine erken ve geç dönem başlamanın çeşitli avantaj ve dezavantajları saptanmıştır. Bu çalışmalarda erken ve geç başlama kriterleri oldukça heterojendir. Bu konuya netlik kazandırabilecek iki büyük çalışmanın sonuçları beklenmektedir. Sürekli renal replasman tedavisi yöntemleri ve hibrid yöntemler arasında karşılaştırmalı çalışmaların sayısı da oldukça azdır. Hangi durumda hangi yöntemin seçileceği de çalışmalardan sonuçlar bekleyen konuların başında gelmektedir.
Tedavinin yoğunluğu da yoğun bakım ünitelerinde izlenen akut böbrek hasarlı hastalar için ayrı bir tartışma konusudur. Yakın dönemde yayınlanan yoğun ve daha az yoğun dozlardaki tedavileri karşılaştıran 6 çalışmanın değerlendirildiği bir meta-analizde (Fayad AI, Buamscha DG, Ciapponi A. Cochrane Database Syst Rev. 2016 Oct 4;10:CD010613) daha yoğun tedavinin (≥35 mL/kg/saat) -cerrahi sonrası abh hariç- mortalite ve böbrek fonksiyonlarında düzelme üzerine bir etkisinin bulunmadığı bildirilmiştir. Yine bu konuda daha kaliteli çalışmalara ihtiyaç duyulduğu belirtilmektedir.
Görülen o ki akut böbrek hasarlı kritik hastalarda renal replasman tedavisi için yeni kanıtlar beklemek durumundayız. Bu konudaki kaliteli çalışmaların altında ülkemiz yoğun bakımcılarının imzasının olması dileğiyle tüm meslektaşlarımı saygıyla selamlarım.

2015 KPR Rehberinde Neler Değişti?

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi
İç Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Volkan İnal, rehberi şöyle anlattı: Kardiyopulmoner resüstasyon (KPR) 2015 kılavuzu değerlendirirken önerilerin %45 kadarının sınıf IIb ve kanıt düzeyinin %46 kadarının da C olduğu ilk gözümüze çarpan noktadır. Bu durum çok sayıda kaliteli çalışmalar yapılmakta olsa da daha da iyiye gidişin bir işareti olarak değerlendirilmelidir.
Zira belki de kılavuzda üzerinde en çok durulan husus “KPR uygulamasının teorik ve pratik olarak mükemmelleştirilmesine yönelik eğitimlerin arttırılması”
üzerinedir. Bunun yanında halka açık yerlerde otomatik defibrilatörlerin yaygınlaştırılması ve sıradan insanların kullanımına yönelik eğitim ve uygulamanın sağlanması önerilmektedir. Benzer şekilde arrest sonrası bakım sağlayabilecek merkezlerin yaygınlaştırılması da öneriler arasındadır. Hayatta kalma pozisyonu, hipogliseminin tanınması ve müdahale, anafi laksinin tanınması gibi temel yaşam desteği uygulamalarının herkesin kolaylıkla, pratik ve akılda kalır biçimde adımlara indirgenmesi, topluma yaygınlaştırılması öngörülmektedir. Sağlık profesyonelleri açısından yaklaşımlarda ciddi bir
değişiklik önerilmese de üzerinde durulan önemli hususlardan biri resüstasyon timlerinin oluşturulması, surveyans ve erken uyarı sistemlerinin oluşturulmasıdır. Her durumda sadece eller ile (hands-only) kompresyon resüstasyonuna yapılan vurgu artarak devam etmektedir. Bunun yanında kompresyon hızının 100 ila 120 arasında
tutulmasının etkili bir KPR için önemi vurgulanmaktadır. Korbonmonksit zehirlenmesi veya vurgun gibi durumlar haricinde yüksek oksijen uygulaması önemini kaybediyor görünmektedir. Diğer göze çarpan bir yenilik opioid yüksek doz şüphesinde nalokson kullanımının öne çıkarılmasıdır. Mekanik kompresyon cihazları son 10 yıl
içinde yapılmakta olan çalışmalar ile kullanım endikasyonlarını genişletmektedir. Yine kılavuzda kendine
yer açmaya başlayan diğer bir husus da ekstrakorpereal resüstasyon konseptidir. Endtidal karbondioksid kullanımı yeni alanlara da girerek yerini korumaktadır. Ayrıca, lokal anestetik toksisitesinde kullanılmakta olan IV lipid emülsiyonları beklenmeyen bir çıkışla kendine yeni bir alan açmıştır.
Evet ayrıntıya girmedik ama merak edenler ve henüz okumaya fırsatı olamayanlar için kaynak:
https://eccguidelines.heart.org/index.php/circulation/cprecc-guidelines-2/ http://www.acilci.net/2015-kpr-acil-kardiyovaskulerbakim- kilavuzu-genis-ozet/

“Nörolojik Yoğun Bakımcı” Nörologlar Yetiştirilmeli
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hadiye Şirin, şunları kaydetti:

Nörolojik yoğun bakımlar nörolojik hastalıkların mortalite ve morbiditesini azaltmada etkinliği gösterilmiş, nörolojik hastalığın birincil ve ikincil etkilerinin oluşturabileceği hasarların en etkin şekilde tedavi edilmesi amacını güden, sağlık maliyetlerini en etkin ve efektif şekilde kullanabilme politikalarına önemli katkıda bulunan merkezlerdir. Özellikle inme hastalarının yönetimindeki son dönemlerdeki hızlı gelişmeler nedeni ile IV trombolitik tedavi, trombektomi gibi endovasküler girişimler, malign MCA infarkt olgularının dekompresif tedavi ile yaşam kurtaran yaklaşımların yönetiminde nörologlar önemli rol oynamaktadırlar.

Bunun dışında; status epileptikus özellikle nonkonvülsiv statusun saptanması, nöromusküler hastalıklar (myastenik kriz, guillain barre sendromu, rabdomyoliz ve toksik myopatiler, yoğun bakım nöropatisi, myopatisi), enfeksiyonlar (ensefalitler, menenjitler), beyin ölümü ve organ transplantasyonu aşamalarında da en etkin ve etik yaklaşımları sağlayabilecek, yeterli eğitimi almış insan gücüne ve fizik koşullara sahip birimler olarak tanımlanabilir. Bu tanıma uygun olarak, uluslararası kriterlere ve ülke gereksinimlerine göre hazırlanmış nörolojik yoğun bakımlar geleceğe yönelik olarak da alanlarında sağlık ve ülke ekonomisine önemli katkıda bulunabilen organizasyonlardır. Acil nörolojik hastalıklara ait kapsamlı bilgilerini genel tıbbi ve yoğun bakım teknikleriyle birleştirmiş, deneyimlerle pekiştirmiş “nörolojik yoğun bakımcı” nörologların yetiştirilmesi için müfredatın standardizasyonunda ve oluşturulması sırasında planlanması gereken önemli bir sağlık politikasıdır.

Nörolojik Yoğun Bakım Yatak Sayıları Nasıl?
Ülkemizde ilk nörolojik yoğun bakımlar 1977 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalında kurulmuştur. Nörolojik yoğun bakım birimlerinin sayısı 2000 yılından itibaren hızla artmıştır. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünce hazırlanmış olan 2014 “Yoğun Bakım Ünitelerinin Tıbbi Değerlendirme Raporunda erişkin yoğun bakım ünitelerinin branşlara göre dağılımında nörolojik yoğun bakım yatak sayısı özel sağlık merkezlerinde 14, Sağlık Bakanlığına bağlı merkezlerde 323, üniversitelerde 123; toplam 460 nörolojik yoğun bakım olarak belirlenmiştir. 2003 yılında ülkemizdeki nörolojik yoğun bakım birimlerinde çalışan nörologlar bir araya gelerek Türk Nöroloji Derneği çatısı altında Nörolojik Yoğun Bakım Bilimsel Çalışma Grubunu kurmuş ve ilk Nörolojik Yoğun Bakım Sempozyumunu 2005 yılında gerçekleştirmiştir. 2015 yılında 6.cısı düzenlenen Nöroloji Yoğun Bakım Sempozyumundan önceki gün hemşirelik kursu ve kardiyopulmoner kurs yanısıra nöroyoğun bakımda ultrason kursu düzenlenmiştir.

Türkiye’nin Yoğun Bakım Uzmanı İhtiyacı 10 Yıl Sonra Karşılanacak
Rektörlük yanı sıra yoğun bakım uzmanı olarak görev yapan Erciyes Üniversitesi Rektörü ve Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhammet Güven, Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Derneğinin 13. Yıllık Kongresi ile Türkiye’de yoğun bakım uzmanlığını değerlendirdi.

“9 aydır rektörlük görevi yapıyorum ve 9 aydır yoğun bakım ünitesine giremedim” diye konuşan Prof. Dr. Güven, “Daha önce de farklı yöneticilikler yapmama rağmen Rektörlük farklı bir pozisyon, tüm kurumu bütün olarak değerlendirmek gerekiyor, eksiklikleri daha rahat görme, fark etme imkanınız olabiliyor. En kısa zamanda tekrar yoğun bakıma dönmek istiyorum, sonuçta bizler hekimiz ve işimizden kopmamamız gerekiyor. En azından haftanın belli günleri ve saatleri yoğun bakıma döneceğim” diye konuştu.

“Yoğun Bakımlarda Modernizasyon Çok Önemli”
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinin Kayseri’nin referans hastanesi olduğunu belirten Prof. Dr. Güven şunları kaydetti:

“En temel sorunumuz yoğun bakım yatak sayısının azlığıdır. Bizim üniversitemiz kentin ve yakın çevresinin tüm yoğun bakım hizmetini üstleniyor. Kayseri bir sağlık şehri, çok sayıda hastanesi var fakat yoğun bakım ihtiyacı olduğunda hastalar Erciyes Üniversitesine gelmek durumunda kalıyorlar. O nedenle yatak sayısı arttırılmalıdır. Bölge hastanesi inşaatı var, o belki bir nebze rahatlık sağlayabilir. Yoğun bakım eğitim kadrosu olarak sıkıntımız yok, belki Türkiye’nin en donanımlı kadrolarından birine sahibiz. Yan dal uzmanı sıkıntımız da yok. Fakat personel sayımız yetersiz, hemşire açığı zaten Türkiye’nin bir sorunu… 5 – 10 yılda da çözülecek gibi görünmüyor. Yoğun bakımın sadece hekimlerden ve yataktan ibaret olmadığını hemşirelerin çok önemli olduğunu unutmamamız gerekiyor. Bir diğer husus, multidisipliner çalışmanın geliştirilmesi gerekiyor, bu konuya ağırlık vereceğiz. Yoğun bakımlarda modernizasyon çok önemli bir başka husus… Ne kadar modern bir yoğun bakım yaparsanız yapın 3 – 5 yıl arasında bir yenilenmeye ihtiyaç duyuyor. Cihazlar çok yoğun kullanılıyor, aralıksız çalışıyorlar. Çabuk bozuluyor, eskiyorlar.”

 Yoğun Bakım Sürekli Gelişme İvmesi İçinde
Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Derneğinin ilk kongresini Kayseri’de sadece birkaç kişiyle düzenlediklerini ifade eden Prof. Dr. Güven, “O zamanlar bugünleri hayal edemiyorduk. Gelinen nokta bizi çok mutlu ediyor, önümüzdeki yıllar daha da artacak rxcare.net. Her yıl çok sayıda yoğun bakımcı yetişiyor. Bunlar mutluluk verici. Yoğun iş tempoma rağmen kongreyi yakından takip ediyorum” diye konuştu.

Prof. Dr. Güven yoğun bakımın Türkiye’de yeni bir uzmanlık dalı olduğunu vurgulayarak, “Gençlere tavsiyem o ki, yoğun bakım diğer branşlardan farklı olarak sürekli bir gelişme gösteriyor. Neredeyse hergün bir gelişme oluyor. Bunları yakından takip etmeleri çok önemli; yayınları, makaleleri okumalılar… Verilen eğitimleri, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantıları kaçırmamalılar. Geçmişi 40 yıl önceye dayanıyor görünse de Türkiye’de yoğun bakım bilimi henüz çok genç… Bu bir avantaj olarak değerlendirilebilir, bugün genç olanlar 10 yıl sonra orta yaşa girmiş olacaklar. 10 yıl sonra Türkiye’nin yoğun bakım uzmanı ihtiyacının tamamen karşılanacağını düşünüyorum. Öte yandan ülkemizde sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, koruyucu hekimliğin geliştirilmesi yoğun bakım ihtiyacını azaltabilir. Bugün ülkemizin gerçek anlamda yaklaşık 20 bin yoğun bakım yatağına ihtiyacı var; 10 yıl sonra bu belki 30 bin olacak, bu da en az 4-5 bin yoğun bakımcı demektir.”

Kritik Hastada Fizyoterapi ve Erken Yürütme
9 Eylül Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu, Kardiyopulmoner Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sema Savcı, Dergimize verdiği röportajda şunları anlattı:

“Erken mobilizasyonun sağlanması için geliştirilmiş protokoller ve iyi bir ekip anlayışı önemlidir. Hemodamik stabilitesi olan hastalarda mobilizasyon güvenli bir uygulamadır.

Yoğun bakımda kritik hastalıklara eşlik eden sağlık sorunları, uygulanan tedavilerin olumsuz etkileri, hareketsizlik ve kondüsyon azlığının etkileri birleşerek oksijen taşınmasında bozulmaya ve fonksiyon kayıplarına neden olur. Fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamaları ile en iyi fonksiyon düzeyinin kazandırılması, morbidite ve mortalitenin azaltılması, taburculuk sonrası ortaya çıkabilecek sorunların ve hastanede yatma süresini azaltılması hedeflenmektedir.

Yoğun bakımda yatan hastalarda akciğerlerde havalanma azlığı (volüm kaybı), solunum işinin artması ve yeterince güçlü öksürüğün sağlanamaması vb nedenler ile havayolu temizleme mekanizmasını etkileyerek balgam birikimi ve enfeksiyonlara neden olur. Balgamın atılımında postüral drenaj ve manuel teknikler, öksürme, aktif solunum teknikleri döngüsü ve aletlerden (PEP maskesi, akım-volümspirometreleri, mekanik “insufflation-exsufflation” aletleri) yararlanılabilir. Hava yolu temizleme teknikleri hastaların ventilatörden ayrılma başarısını artıran yöntemlerdendir.

Yoğun bakım ünitesinde fizyoterapi ve rehabilitasyonun en önemli hedeflerinden biri hastanın mümkün olan en erken dönemde dik (ayağa kaldırılması) duruma getirilmesi ve mobilize edilmesidir. Mobilizasyon ile oksijenlenme artar, yerçekimine karşı yapılan egzersizler vücuda sıvı dağılımını düzenler ve tromboemboli riskini azaltır. Hastalarda mobilizasyon programı ile aktif ekstremite egzersizleri, yatak içinde aktif dönebilme, aktif hareket ve yatak kenarında oturmadan başlanarak, yatak dışında sandalyede oturma, ayakta durma ve yürümeye doğru ilerlenir. Yürüyebilen hastalara yürüteç veya özel araçlar ile yürüme eğitimi verilir. Erken mobilizasyonun sağlanması için geliştirilmiş protokoller ve iyi bir ekip anlayışı önemlidir. Hemodamik stabilitesi olan hastalarda mobilizasyon güvenli bir uygulamadır.

Yatağa bağlı mekanik ventilatördeki hastalarda ilk 48 saat içerisinde kas kuvvet azlığı gelişmektedir. Kritik hastalığı olan hastalarda kas kuvvetini geliştirmede mobilizasyonla birlikte egzersiz eğitiminden yararlanılır. Egzersiz eğitimi programı aerobik ( bisiklet ve kol ergometresi) ve dirençli egzersiz eğitimi( üst ve alt ekstermite için elastik bantlar ve serbest ağırlıklar) şeklinde uygulanabilir. Yoğun bakım ünitesinde yatan kritik hastalarda fizyoterapistler tarafından uygulanan erken mobilizasyon ve egzersiz eğitimi güvenli uygulamalardır ve hastaların fiziksel aktivite düzeylerinde artma sağlamaktadır.

Türkiye’de Klinik Eczacı Sayısı Yok Denecek Kadar Az!
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan ve Yoğun Bakım da  olarak görev yapan Doç Dr. Kürşat Gündoğan, kritik hastada beslenme üzerine çalışıyor.

Geçen yıllara nazaran bu sene kongrenin daha heyecanlı olduğunu ifade eden Doç Dr. Gündoğan, “İnsanlar yoğun bakımı öğrendikçe daha fazla bilme ihtiyacı hissediyor. ‘Nasıl daha iyi olabilirim?’ sorusunu kendine yöneltiyor. Herkes canla başla oturumlara katılım gösteriyor, aktarılan hiçbir bilgiyi kaçırmamaya özen gösteriyor. Bu nedenle herkesi çok heyecanlı görüyorum” dedi.

Özellikle kritik hastalarda bireysel beslenmenin öneminde değinen Doç Dr. Gündoğan, hem enteral hem de parenteral nütrisyon yapmaya çalıştıklarını belirterek şunları kaydetti:

“Parenteral nütrisyon da bizim ekibimiz her hastayı bireysel ve gün olarak değerlendiriyor. Günlük hastanın kalori, protein ihtiyacı değişebiliyor ve her hasta için o güne özel, Total Parenteral Ünitemizde özel hazırlanmış beslenme solüsyonları kullanılıyor. Hazır aldığımız sanayi ürünleri de var ama asıl tercihimiz her hastanın her gün değerlendirilerek kendisine özel beslenme solüsyonlarının hazırlanmasıdır.”

Bireyselleştirilmiş Nütrisyonu Destekliyoruz
Yoğun Bakım Ünitesi’de   farklı tanılarla hastaların takip edilmektedir. Üretilmiş sadece bir çeşit aynı ürünün tüm hastalara verilmesinden ziyade bireyselleştirilmiş nütrisyonu önermekteyiz. “Mesela bir KOAH hastasının beslenmesi farklı, ARDS hastasının beslenmesi farklı, kronik böbrek yetmezliği hastasının farklı… Yoğun bakımda hastanın ilk geldiği gün ile iyileşme sürecinde verdiğimiz protein içeriği farklı. Hem enteral hem de parenteral nütrisyonda bireyselleştirilmiş nütrisyon yapıyoruz ve bunu destekliyoruz” diye konuştu.

 “İdeal Bir Nütrisyon Ekibiniz Olmalı”
Doç Dr. Gündoğan ayrıca Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi bünyesinde faaliyet gösteren Total Parenteral Nütrisyon Ünitesi Sorumlusu olduğunu ifade ederek üniteye ilişkin şu bilgileri verdi:

“Yoğun bakımda kritik hastanın beslenmesinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus, ideal nütrisyon ekibinin varlığıdır. Hekim, diyetisyen ve klinik eczacılar ekibin belirleyici üyeleridir. Bizim ülkemizde çok az sayıda  klinik eczacı var.  Bunlar bizim verdiğimiz gıdalarla hastanın aldığı ilaçların etkileşimlerini inceler. Ekibin bir başka üyesi nütrisyon hemşirelerdir, ürün uygulamalarını ve takiplerini yaparlar.

Hastanemizde 10 diyetisyenimiz var, alanında eğitimli diyetisyenlerimiz hastalarımızı her gün değerlendirir, kalori ihtiyacına göre formülasyonunu ayarlıyor. Özellikle hasta viziti yaptığım dönemlerde ben kendim bu dozajı ayarlıyorum. Bu bir ekip işi…”

 Klinik Eczacıların Önemi
Nütrisyon konusunda ABD’de bir yıl araştırma yaptığını belirten Doç Dr. Gündoğan, şu bilgileri verdi:

“Çalıştığım birimin en önemli yapıtaşının, vizitlerde hasta hakkında en çok konuşan kişilerin klinik eczacılar olduğuna tanık oldum. Görevleri son derece kritik… Üzülerek ifade etmem gerekir ki, ülkemizde sayıları yok denecek kadar az. Yoğun bakımda hasta çok fazla ilaç kullanır, ilaç ve gıda etkileşimlerini en iyi onlar bildiği için dozajlara karar veriyorlar.

Yurtdışında, bizde olduğu gibi eczacılık fakültesi bitiriliyor, üzerine iki yıl klinik eczacılık eğitimi alınıyor, bunun bir yılı genel klinik öğrenimi üzerine diğer yıl da nütrisyon ünitesinde yapılıyor; hangi branşta çalışıyorsanız (genel cerrahi, yoğun bakım, onkoloji, enfeksiyon vs) o branşta aldığınız bu bir yıllık eğitim sonucunda branşınıza göre klinik eczacı olabiliyorsunuz. Ülkemizde de görev yapan klinik eczacı sayısının artmasını önemle bekliyoruz.”

Kongrenin İlk Günü Yapılan Kurs Programında Neler Yer Aldı?
Kongrenin ilk günü yoğun katılımlı kurs programına sahne oldu. Yoğun Bakımda İleri Ul­trasonografi ve Ekokardiyografi Kursu, Yoğun Bakım Hemşireliğinde Kardiyovasküler Sistem ve Elektro­kardiyografi Kursu, İleri Mekanik Ventilasyon Kursu, Renal Replasman Tedavisi Kursuna çok sayıda katılımcı ilgi gösterdi. Sabah teorik eğitimin yapıldığı kurslarda, öğlesonu pratik eğitimlere ağırlık verildi.

Yoğun bakım eğitiminde bir takım değişiklikler olduğuna dikkat çeken Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı ve Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sait Karakurt, yoğun bakıma ultrasonografi ve ekokardiyografinin girmesini işaret etti. Prof. Karakurt şunları kaydetti:

“Bu işlemler acil hastaların sorunlarının bulunmasında bize çok yardımcı oluyor. Yoğun bakımda çalışmak ve bu alanda ilerlemek isteyen kişileri bilgilendirmek amacıyla bu kursu düzenledik. Katılımı 20 kişiyle sınırladık çünkü pratik uygulamamız da sözkonusu… Kursta anlattığımız uygulamaların herkes tarafından pratik edilmesi, el aşinalığı sağlanmasını istiyoruz. Bunu bir başlangıç olarak kabul etmek gerekir, bilgilerinizin içine ufacık bir damla katabiliyorsak bu kurs amacına ulaşmış sayılır. Kursiyerler de anladılar ki, ultrasonografi ve ekokardiyografine kadar tekrarlanırsa o kadar iyi yapılabilecek, o kadar iyi yorumlanabilecek bir alan… Eksiklik duydukları bazı konularda tuğlaları yerine koyabildiysek ne mutlu bize!”

Cihazlar Uzmanlık Eğitimine Yeni Girdi
Tıp eğitiminin sürekli düşünülmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Karakurt, “Öncelikle ultrasonografi ve ekokardiyografinin bizim sorunlarımızı çözdüğünün farkında olmamız gerekiyor. Tıp eğitiminde yok ve uzmanlık eğitimine yeni girdi. Bu eksikliği bu tür kurslarla, stajlarla tamamlamak gerekiyor. Önce ihtiyaç hissedilmeli ve kurs sonrası pratik yapılmalıdır” diye konuştu. Prof. Dr. Sait Karakurt, ultrasonografi ve ekokardiyografi cihazlarının hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Özellikle devlet hastanelerinde ulaşım daha kolay… İstekte bulunmak, günlük pratikte bunu kullanmaya vakit ayırmak gerekiyor. Eğitimin nedeni hasta bakımını iyi hale getirmek, hastalığın tanı ve tedavisini daha düzgün yapabilmektir. Görev ve eğitim bir arada düşünülmelidir. Klinik sorumlular gençlere bu bakış açısını vermelidir. Eğitim, gündelik işlerin/görevlerin ayrılmaz bir parçası.”

“Kursa Belli Bir Altyapı ile Katılmak Daha Yararlı”
Yoğun bakımda ultrasonografi ve ekokardiyografi kursunailk kez katılan, Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı ve Yoğun Bakım Yan Dal Asistanı Dr. Özcan Alpdoğan şunları kaydetti:

“Genel cerrahi branşında olmam dolayısıyla kurs konusu aslında bana uzak bir alan, en azından genel bir fikir edindim; eksikliklerimi fark ettim. Bir günde herşeyi öğrenmek imkansız ama tıpta bilmediğini bilmenin bile getirisi oluyor. Teorik ve pratik açıdan kursun büyük ölçüde faydası var. Kursa katılan arkadaşların belli bir birikimde olması gerektiğini düşünüyorum. Bizler öğrenci havasında buraya ders almaya geliyoruz ama belli bir altyapıyla, hazırlıklı şekilde katılım sağlamamız daha yararlı olur diye düşünüyorum. Bu durumda sadece dinleyici konumunda kalıyoruz. Genel cerrahi uzmanı olduğum için benim daha çok solunum eksikliğiyle ilgili bilgi eksikliğim var. Bu açığı kapatmak için Kongrede daha çok solunum yetmezliği konulu oturumlara daha fazla ilgi gösterdim.”

“Ultrason Pratiği İçin Desteklenmemiz Gerekiyor”
Aynı hastanede görev yapan Dr. Süleyman Yıldırım ise, yoğun bakım pratiğinde ultrasonografi kursunun kendisi için çok iyi olacağını belirterek şöyle konuştu:

“Kurs çok güzel başladı, çalışma hayatımızda ne derece yararlı olduğunu kurusun sonunda göreceğiz. Ultrason pratik isteyen bir işlem ve çok spesifik. Biz pek kullanmıyoruz genelde radyologlar kullanıyor. Burada teori ve pratik eğitim aldık, çok güzel, ama hastanede yapacağımız işlemin nasıl değerlendirileceğini bilemiyorum. Burada öğrendiklerimle hastanede ultrason kullanacağım ama doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım kim kontrol edecek şu an bilemiyorum. Radyolog da kendisinden kıdemli olan kişiden görerek öğreniyor ama şu anda bizim için aynısı geçerli değil. Genel olarak öğrenmiş olmaktan mutluyum. 

Kurslar En Az İki Güne Yayılmalı
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Fethi Gül, “Kurslar son derece üretken ortamlar; ilgi duyduğunuz konularda derinlemesine tartışma imkanı ve tabi ki pratik yapma şansınız var. Verimliliği oldukça yüksek olan bu kursların Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi temel ve ileri USG- Ekokardiografi Kursu şeklinde en az iki güne yayılmasına gereksinim olduğu düşüncesindeyim” diye konuştu. Kursta, yoğun bakımda kritik hastalarda sıvı yanıtının değerlendirilmesinde ve kateter takılmasında USG; ekokardiografik PCWP, SPAP ve CO ölçümleri konularını teorik ve pratik olarak sunduğunu ifade eden Dr. Fethi Gül, şöyle konuştu:

“Yoğun bakımların vazgeçilmezi haline gelen USG ve ekokardiografinin kritik hastalarda kullanılabilirliği ve faydası göz önünde bulundurulduğunda kurs hem konuşmacı hem de dinleyici olarak bana çok şey kattı.  Yoğun bakım uzmanlık eğitiminin başlamasıyla birlikte yoğun bakımın modern gereksinimi olan ultrasonografinin önemi daha da anlaşılır hale geldi. Kurs, ultrasonografi hiç yapmamış kişilerin bile büyük oranda temel bilgileri kavraması anlamında son derece yararlı. Her hastanede illaki USG vardır, dolayısıyla yoğun bakım uzmanlarının kursta edinilen teorik ve pratik bilgiyi kullanma ve geliştirme olanakları mevcuttur. Bununla birlikte pratikte ortak dilin kullanılması anlamında evrensel kabul edilen ölçüm yöntemlerin tartışılması ile birlikte kursun amacına ulaştığını rahatlıkla ifade edebilirim’’.

“Ultrasonografi Üzerine Pratik yapılmalı”
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Yan Dal Uzmanlık Öğrencisi Dr. Hüseyin Arıkan, kurs programına ilişkin şu değerlendirmeleri yaptı:

“Yoğun bakımda ultrasonografi ve ekokardiyografi üzerine bir kurstu. Pnömotoraks, plevra sıvısı, diyafram hareketinin değerlendirilmesi konusunda bir sunum gerçekleştirdim. Genel olarak kurs son derece verimli, eğitici ve yararlı geçti. Öğleden sonra oturumunda da bunu pratik olarak değerlendirme şansımız oldu. Salondaki katılımcılar ilgili ve meraklıydı, bu bizim açımızdan başarıdır. Konu son derece güncel… Bir yoğun bakım uzmanının bazı kararları daha kolay vermesini sağlayacak bir konu. Yoğun bakım hastası çoğunlukla yatağa bağımlı bir hasta… Onu bir yere taşmak her zaman mümkün olmuyor. Yatak başı değerlendirme, acil kararlar verme açısından önemli olabiliyor. Ultrason bu noktada bize yarar sağlıyor. Yatak başında karar vermemizi sağlıyor. Bu yüzden çok ilgi çektiğini söyleyebilirim. Her hastanede, bu kursta anlattığımız her başlığı yerine getirebilecek tarzda cihaz olmayabilir, ellerinde cihaz olanlar da nasıl kullanacaklarını bilmiyor olabilir, bizim bu noktada yol gösterici olduğumuzu düşünüyorum. Son olarak ultrasonografi pratiğe dayalı bir yöntem; kursta öğrenilenlerin üzerine pratik yapılması gerekli…”

Yoğun Bakımda Hizmet Kalitesini Hemşireler Belirliyor
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Yoğun Bakım Yan Dal Uzmanlık Öğrencisi Dr. Gürhan Taşkın, kursa ilişkin şu bilgileri verdi:

“Derneğin hemşirelik komisyonunun belirlediği program üzerinde çalıştık ve hem doktor hem hemşire katılımının sağlandığı bir kurs düzenledik. Yoğun bakım kalitesinin en önemli göstergesi aslında yoğun bakım hemşirelerinin bilgi ve beceri düzeyleri… Öyle sanıyorum ki, Türkiye’de sayısal açıdan sıkıntı içinde olmayan hiçbir yoğun bakım birimi yok! Sadece sayısal değil niteliksel açıdan yaşanan eksikliği de gidermek gerekli. Yoğun bakımda verilen hizmet kalitesini açıkçası hemşireler belirliyor. İzmir, Ankara, Kayseri’den katılımlarımız var; son derece faydalı oldu. Hastayı birebir takip edenler hemşireler; bizlerin hasta üzerindeki gözü hemşireler aslında. Hastadaki değişiklikleri ilk hemşire fark ediyor; cihazlar hastadaki en ufak değişikliği bildiriyor, bunu hemşirenin doğru okuması lazım. İlk etapta bu bilinci oturtmak istiyoruz. Cihaz uyarısı karşısında ne gibi davranış sergilemeleri lazım, kursta bunu konuştuk. Ben akılda kalıcı olacağına inanıyorum.

Ağrı, sedasyon ve deliryum hasta konforunu çok yakından etkileyen unsurlar. Özellikle yoğun bakımda kalış süresini uzatan ve maliyeti arttıran hususlar. Bunu ilk kez gören ve tespit eden, doktoru uyaran hemşireler oluyor. Geliştirilmiş bazı ölçekler var, bunların kullanımı çok yaygın değil ve biz bunları oturtmakta problemler yaşıyoruz, bu kursun temel yararlarından biri de hemşirelere bu skorlama sistemlerini daha sık kullanmaları gerektiğini anlatmak… Bir bilinç yerleştirmeye çalışıyoruz.

Hemşirelikte Doğru Bilinen Yanlışlar ve Yanlış Bilinen Doğrular
Yoğun bakım hemşireliğinde mekanik ventilasyon uygulama yöntemleri, sedasyon ve ağrının değerlendirilmesi konulu kursa katılan Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım Hemşiresi Canan Bozkurt şunları paylaştı:

Kurs içeriği çok güzel hazırlanmış… İş hayatında kulaktan dolma şekilde öğrendiğimiz konuların kitabi ve kanıta dayalı yönlerini öğrendim. Mekanik ventilasyonu biliyorum ama özellikle narkotik, analjezik kullanımlarını burada öğrendim. Çalışma hayatımızda doğru bilinen yanlışlar veya yanlış bilinen doğrular var; kullandığımız bir ilaç kullanımı konusunda bugün şunu öğrendim: bir ilacın saatten fazla kullanılmaması gerektiğini öğrendim, hekimin ısrarı bile olsa bir hemşire olarak bunun doğru olmadığını savunabilirim artık. Hastanın size ihtiyacı var, en basitinden ağız bakımını bile yapamayan bir hastaya bunu siz veriyorsunuz ve bu benim için mesleki bir doyum sağlıyor.”

“Opioidlerin Kullanımı Konusunda Yeni Bilgiler Edindik”
Aynı hastanede görevli Sorumlu Yoğun Bakım Hemşiresi Sevda Şan ise şunları söyledi:

“Yenilenen bilgilere birebir ulaşma şansınız var, siz de yenileniyorsunuz. Çalışma hayatımıza katkısı çok fazla. Bugünkü kursta, mesela, normalde kullanırken zorluk çektiğimiz opioidlerin kullanımı konusunda yeni bilgiler edindik. Şimdi ağrı skalası kullanıyoruz, onu değerlendiriyoruz ama ne kullanacağımıza tam karar verememiştik. Burada opioidlerin kullanımı konusunda bilgi aldık. Hangi hastaya ne kadar dozda ve sürede kullanacağımız konusunda bilgi aldık. Biz de ağrı yönetimi yapıyoruz ve buna opioidleri de ekledik. Bu bizim için iyi bir deneyim oldu. Birimimizin hekim grubuyla birlikte kursa katıldık. Bu çok güzel oldu, zaten katılımımız konusunda bizi de onlar yönlendirdi. İyi ki de gelmişiz.”

İdeal ECMO Merkezi Nasıl Olmalı?
Yoğun bakımda ECMO ve ECCO2R Uygulamalarına ilişkin bilgi veren, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Yoğun Bakım Bilim Dalı Uzmanı Dr. Begüm Ergan ECMO konusunda kursiyerleri aydınlattı.

“Bu kursta hem solunumsal hem de kardiyak hastalarda ekstrakorporeal membran oksijenasyon (ECMO) tedavisinin teorik ve pratik yönlerden tartışılmasını amaçladık” diye konuşan Dr. Ergan şunları kaydetti:

“ECMO, günümüzde tüm dünyada kritik hastaların tedavisinde kullanılan çok önemli bir destek tedavisi ancak ülkemizde çok az sayıdaki merkezde uygulanıyor. Zaman içerisinde bu merkezlerin sayısının artması hedefleniyor. ECMO merkezlerinin oluşturulması ve burada çalışmayı düşünen meslektaşlarımızın teorik ve pratik bilgilerini arttırmak kısa dönem içindeki hedeflerimiz arasında. ECMO yoğun bakım ünitelerinde kullandığımız organ destek tedavileri içerisindeki en karmaşık ve komplikasyon oranı yüksek işlem olarak kabul edilebilir.Bu yöntem ile çok ağır hastaları tedavi etmeye çalışıyoruz bu nedenle özelleşmiş bir eğitim gerektiriyor. Genellikle yoğun bakım, anesteziyoloji, kalp-damar cerrahisi hekimlerinin gözetiminde yapılan bir işlem. Yurtdışında özelleşmiş merkezler ve tecrübeli ECMO ekipleri var, biz de ülkemizde süreç içinde buna benzer bir yapılanmayı oluşturmak istiyoruz.

Tüm dünyada 2009’daki ağır grip salgını sonrasında çok ciddi solunum yetmezliği yaşayan hastalarla karşılaşıldı. Bu hasta grubunda bizim mekanik ventilasyon uygulaması adını verdiğimiz solunum cihazları ile yaptığımız solunum desteği nispeten yetersiz kaldı. Ağır solunum yetmezliği olan hastalarda ECMOnun belirgin fayda sağladığı görüldü ve ECMO kullanımı bu tarihten itibaren belirgin olarak arttı. Halen günümüzde her geçen gün ECMO kullanım alanları artarak devam etmekte. Solunum yetersizliğinin yanı sıra ani gelişen kalp yetmezliği tedavisinde de oldukça yüz güldürücü sonuçlar alınmakta. Kongremizdeki ECMO kursumuzda  konu ile ilgili detaylı teorik bilgilerin  paylaşımı sonrası  cihaz başı pratik eğitim yapacağız. Burada amacımız cihazın teknik özelliklerinden bahsetmek ve teorikte anlatığımız çeşitli ölçüm ve ayarları cihaz üzerinde uygulamalı olarak göstermek, Tabii bu eğitim sonrası hemen ECMO yapmaya başlayabilmek pek mümkün değil, bu kursta hedefimiz katılımcılara ECMO tekniği ile ilgili genel prensipleri aktarmak.

Ben oturumda, ideal bir ECMO Merkezinin nasıl olacağına dair fikirlerimi ve tecrübelerimi paylaşacağım. Bu konuda İngiltere’de 3 aylık bir eğitim sürecim oldu. İfade etmem gerekir ki, bu sistem referans bir üçüncü basamak hastanede, multidisipliner ECMO ekibinin yer aldığı bir merkez ölçeğinde yapılanmalıdır. Bu multidisipliner ekipte, ideal şartlarda, başta ECMO konusunda uzman yoğun bakımcılar olmak üzere, anesteziyologlar, kalp damar cerrahları, kardiyologlar, göğüs hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları, nefroloji ve hematoloji uzmanlarının yanısıra ECMO konusunda özel eğitim almış hemşire ekibi, perfüzyonist, fizyoterapist, ve klinik eczacı yer almalıdır. Ben de önümüzdeki yıllarda ülkemizde bu şekilde yapılandırılmış merkezlerimizin sayısının hızla artacağı ve ECMO’nun rutin pratiğimize gireceği düşüncesindeyim.

Ege’de Yoğun Bakıma Adanmış 20 Yıl

Yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kontrolü konusunda bilgi ve deneyimlerin paylaşıldığı oturuma katılan Prof. Dr. Feza Bacakoğlu, görev yaptığı hastanenin, 20 yıldır, yoğun bakım ünitesinden sorumlu tek hekimi…

Yoğun bakım yan dal belgesine sahip olmadığı halde, 1997 yılından bu yana Ege Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesinde Sorumlu Hekim olarak görev yapan Prof. Dr. Bacakoğlu, hastanenin bu biriminde neredeyse tek hekim olarak çalışıyor. Bazı teknik sorunlar nedeniyle yan dal belgesine başvuru yapamadığını belirten Prof. Dr. Bacakoğlu, “Uzun süre çalışıp bunu belgelendirememek üzücü elbet… Keşke bu süreler dikkate alınsa ya da bazı teknik sorunlar olabileceği göz önünde tutulsa ya da anlayış gösterilse… Belgem yok ama arkadaşlar böyle toplantılarda görev veriyorlar bana ve onlarla olmak güzel” diye konuştu.

“Enfeksiyon Gelişiminden Kaygılıyım”

Yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kontrolü, direnç gelişimi ve yayılımının engellenmesi, doğru tanının önemi gibi konu başlıklarının tartışıldığı antibiyotik direnci konulu oturumda yer alan Ege Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesi Sorumlu Hekimi Prof. Dr. Feza Bacakoğlu, hastane enfeksiyonları gelişiminden son derece kaygılandığını ve herkese bunu aşılamaya çalıştığını ifade etti.

“Yoğun bakımın her şeyiyle ilgileniyorum ama galiba enfeksiyon yönüyle daha fazla ilgileniyorum” diye konuşan Prof. Dr. Bacakoğlu, “Büyük emek verdiğiniz, örneğin ARDS ile hayatta tuttuğunuz bir hastayı hastane enfeksiyonunda kaybedebiliyorsunuz… Bu çok, çok üzücü… Çok dikkat edilmesi gerekiyor. Bence en önemli konu yoğun bakımdaki enfeksiyon etkenlerinin takibinin iyi yapılması” dedi.

İyi Bir Enfeksiyon Kontrol Ekibiyle Çalışılmalı

İyi bir enfeksiyon kontrol ekibiyle beraber çalışılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Bacakoğlu, şunları söyledi:

“Hastanenizin, kendi biriminizin floranızı çok iyi bilmeniz gerekiyor, öyle olursa tahminde bulunabiliyorsunuz… Amprik antibiyotik seçimini daha doğru yapabiliyorsunuz. Floranızda hangi mikroorganizmanın etkili, onun kültür antibiyogram sonuçlarına göre hangi antibiyotiğin duyarlı veya dirençli olduğunu öğrenebilirseniz zamanında uygun tedaviyi yapabiliyorsunuz. Örneklemenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Amprik tedavi başlamadan önce veya tedavi değişikliği yaparken izlemde mutlaka kontrol kültürlerini almalısınız ve onları çok iyi takip etmelisiniz. İzlemde birtakım laboratuar parametreleri antibiyotik kesilmesinde size yardımcı olabiliyor.”

Antibiyotik Tedavisi Gereksiz Yere Uzatılmamalı

Prof. Dr. Bacakoğlu, antibiyotik tedavisinin gereksiz yere uzatılmaması gerektiğini ifade ederek, “Maalesef dirençli enfeksiyonlar giderek artıyor ve gram-negatif enfeksiyonlarda neredeyse kolitsin tek seçenek haline geldi. Yeri geldiğinde biz de mecburen kullanıyoruz. Gram-negatif dirençli hastane enfeksiyonları en büyük sorunumuz, gram-pozitifler bizim ünitemizde oldukça az… Ama dirençli gram-negatif enfeksiyonlarımız çok ön planda. Kendi floramızı ve kültür antibiyogram sonuçlarımızı biliyoruz, ona göre uygun tedaviyi seçmeye çalışıyoruz” diye konuştu.

Hekimlikte Müzikte ve Aşçılıkta Yetenekli Bir İsim: Dr. Cenk Kıraklı

Bu yıl 13. kez düzenlenen Türk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım Kongresinin Genel Sekreteri olan ve Kongrenin sosyal programını hazırlayan Doç. Dr. Cenk Kıraklı, tıpta olduğu gibi müzik ve gastronomide de son derece yetenekli bir hekim. Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Göğüs Hastalıkları Uzmanı ve Yoğun Bakım Sorumlusu olarak görev yapan Doç. Dr. Cenk Kıraklı, hastanede aynı zamanda yoğun bakım yan dal eğitim programı yöneticiliği de yapıyor.

Kongrenin beklentilerinin üzerinde güzel ve verimli geçtiğini ifade eden Doç. Dr. Kıraklı, “Katılım çok iyiydi, katılımcı kalitesi çok yüksekti, oturumlarda aktif varlık gösterildi. Yoğun bakım uzmanı sayısı arttıkça yandal öğrencilerin katılımında da artış sözkonusu… Aktif olarak yoğun bakımla uğraşan kişilerin katılımında artış olması çok sevindirici… Genç yoğun bakımcılar kongrenin her alanında aktif rol aldılar, konuşmacı oldular, kurslarda eğitimci oldular, yabancı konuklarımız da bunu ifade etti, onların dinamizmi kongreye de yansıdı” diye konuştu.

 “Hobinizin Olması Akademik Başarınızı da Etkiliyor”

Kongre sosyal programında da yer alan Doç. Dr. Kıraklı, kokteyl partisinde orkestrasıyla sahne aldı. Üniversitenin ilk sınıfında müzikle ilgilenmeye başladığını ifade eden Doç. Dr. Kıraklı, şöyle konuştu:

“Ben gitar çalmayı da üniversiteye başladığım ilk yılda öğrendim. Hekimlikle birlikte müziğe zaman ayırmak, dışarıdan bakıldığında inanması güç gibi görünse de, aslında mümkün! Hayatınızın içine bir şekilde yer açıyorsunuz. Çok sevdiğiniz, tutkuyla bağlandığınız bir hevesiniz olduğunda ona mutlaka vakit ayırıyorsunuz. Düzenli sahne aldığımız bir ortamımız şu an yok ama ilerisi için istiyoruz.

Bir anımı paylaşmak isterim: Tıp fakültesinde stajımda bütünlemeye kaldım, daha sonra İzmir’de bar programı yapmaya başladık ve program yaptığımız dönemde tüm stajlarımdan geçtim; çalmayı bıraktık gene bir stajımdan kalmıştım. Farklı bir hobinizin olması akademik başarınızı, performansınızı da olumlu etkiliyor. Müzik, insanın ruhunu stresini azaltan bir şey… Kimi insan bunu dinleyerek yapar, ben çalıp söyleyerek yapıyorum. Hayatta olması gereken bir şey bence!”

Yoğun Bakımda Çok Hızlı Sonuç Alabiliyorsunuz

“Hekimlikte, sıkıntılı insanlarla uğraşıyoruz, karşımızda hastalarımız ve hasta yakınları var; müzisyenlik ise mutlu insanların işi… O nedenle çok daha cazip” diye konuşan Doç. Dr. Kıraklı, hekimliği çok sevdiğini, yoğun bakım branşında görev yapıyor olmanın mutluluk verici olduğunu söyledi. Yoğun bakım branşını çok aktif bir yer olarak tanımlayan Doç. Dr. Kıraklı, tercih nedeninin bu olduğunu belirterek şunları kaydetti:

“Bu branşta çok hızlı sonuç alabiliyorsunuz; iyi ya da kötü ama hastalık bir şekilde sonuçlanıyor, çok uzun süreler beklemiyorsunuz. 6 ay, bir sene takip etme durumu yok. Bir parametreyi merak ediyorsanız hemen monitörize edebiliyorsunuz. Bir de teknoloji ön planda… Ben teknolojiye meraklı ve onu iyi kullanan biriyim. Öte yandan Türkiye’de, yoğun bakımda dünyayla aynı noktadayız, mesela bir cihaz pazara verildiği sırada hemen sizin önünüze de gelebiliyor, bilimsel anlamda yayın üretiminin de önünün açık olduğu bir branş… Mesela bugün hücresel düzeyde bir şey yapmanız çok zor, ABD sizin 20 yıl önünüzdedir, ama yoğun bakımda öyle değil! Şu anda siz ABD veya Avrupa’da yapılan herhangi bir çalışmayı yoğun bakımda da yürütebilirisiniz. Çünkü o teknoloji elinizde… “

Dr. Kıraklı Gastronomide de İddialı

Doç. Dr. Kıraklı, sadece müzik değil gastronomi alanında da yetenekli bir hekim. “Yemek yapmak rehabilite edici bir uğraş… Yemek yemeyi zaten severim ve kendim yemek yapmaya başladım, çok keyif aldım” diye konuşan Doç. Dr. Kıraklı, şöyle devam etti:

“En son Londra’da Avrupa Solunum Derneği Kongresine gittiğimde, herkes müzeler, konserler araştırırken ben Jamie Oliver’in aşçılık okulundaki pizza dersine katıldım. Çok güzel bir tecrübeydi, bir saat sürdü, pizza yapmayı öğretiyorlar, yapıyorsunuz ve sonra herkes kendi yaptığı pizzayı yiyor. Çok eğlenceliydi. Kongre sosyal programında böyle bir workshop yapabiliriz diye düşünüyoruz. İleriki yaşlarımda Bodrum, Alaçatı gibi bir yerde, butik bir restaurantta hem yemek hem müzik yapabilmeyi hayal ediyorum; o gün ne pişiriyorsak gelenler onu yiyebilecek… Keyifli olur.”

 

Tags9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim DalıACCPacil servisanesteziyolojianesteziyoloji ve reanimasyonantibiyotikAvrupa Yoğun Bakım Derneğibilimsel çalışmaboard sınavıCem TerziCenk KıraklıCOBATRICECumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalıdahiliye uzmanıDers müfredatıDjillali AnnaneDo Not ResuscitatedoktorDr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma HastanesiECCO2RECMOEge Üniversitesi Tıp fakültesiEğitimde StandardizasyonEKMUDekokardiyografiekstrakorporeal tedavilerEndüstriyel TıpenfeksiyonErciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim DalıErdem ÖzkaraErzurum Eğitim Araştırma HastanesiESICMEvde Bakımevrimsel biyolojievrimsel tıpfarmakolojifellowfizyoterapistgenç yoğun bakım uzmanıGöğüs Hastalıkları Anabilim DalıHacettepe Üniversitesi Tıp FakültesihekimhemşirehipertansiyonHouston MethodistImproving Global OutcomesJanice ZimmermanJozef KesecioğluKaradeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesikardiyolojikardiyopulmoner resüsitasyonKardiyopulmoner resüstasyonKardiyovasküler hemodinamiKDIGOklinik eczacıklinik göstergeklinik hastaklinik iletişimkolorektal cerrahikongreKPRKriz YönetimiLevent YamanelMarmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma HastanesiMarmara Üniversitesi Tıp FakültesiMarmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim DalıMarmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim DalınörolojinütrisyonPhillippe EggimanProf. Dr. Arzu Topeli İskitProf. Dr. Begüm ErganProf. Dr. Bilgin CömertProf. Dr. Feza BacakoğluProf. Dr. Hadiye ŞirinProf. Dr. İftihar KöksalProf. Dr. Mehmet Birhan YılmazProf. Dr. Muhammet GüvenProf. Dr. Murat SungurProf. Dr. Onur ÖzlüProf. Dr. Sait KarakurtProf. Dr. Turgay Çelikelrenal replasmansağlıksağlık bakanlığıSağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp FakültesiSağlık Hukuku Uygulama ve AraştırmaSAHUMsepsisterör saldırısıtıp müfreattıpta uzmanlıkTKDTKD Kalp Yetersizliği Çalışma GrubutriajTürk Dahili ve Cerrahi Bilimler Yoğun Bakım DerneğiTürk Kardiyoloji DerneğituzultrasonografiÜniversite hastanesiVolkan İnalWFSICCMXavier Monnetyoğun bakımyoğun bakım ünitesiYoğun Bakım Yatak SayısıZonguldak Atatürk Devlet Hastanesi